Marmaray Feneryolu İstasyonu’nda serin sakin bir sonbahar günü. Sıradan bir salı belki çoğu
kişi için, ama şu bankın ucunda eğreti oturan yeşil yağmurluklu kadın için değil. Yeşil
yağmurluklu kadın o sabah hayatında ilk defa Marmaray’a binecek. Düşük omuzları ve
balmumu heykelleri andıran ifadesiz bakışlarıyla o bankın ucuna ilişmeden önceki son yirmi
dakikasını her iki peronun başındaki o yöne giden araçların uğrayacağı istasyonları gösteren
listeleri inceleyerek geçirdi. Basit bir lastik tokayla topladığı gri saçlarının alnına düşen
tutamlarını kulaklarının arkasına attı. Tırnakları kısacık kesilmiş manikürsüz ellerini şekli
kaybolmuş rengi solmuş çantasına daldırdı. Hışırtılı bir arayışın ardından küçük bir poşet
çıktı. Peçeteye sarılmış yarım muz. (Yakından bakan biri peçetenin sık gidilen zincir
kahvecilerden birinden olduğunu görebilirdi.) Muzu yedikten sonra peçeteyi buruşturup
poşetin içine, poşeti de çantaya tıkıştırdı. Fermuarı çekmeden fısfıslı küçük kolonyasını eline
aldı. Üzerinde “Rebul” yazan şeffaf plastik şişenin içinde artık BİM’den alınan “Karayel”
limon kolonyası vardı. (Ne fark eder, maksat seksen derece alkol değil mi?) O gün orada,
Feneryolu istasyonunda bir ilk yaşıyor olmanın kendisini nasıl hissettirdiğine dair yüzünde
veya hareketlerinde en ufak bir ipucu yok. Ne heyecan, ne merak…
Oysa bu kadın bundan tam dokuz sene önce yine böyle bir Ekim sabahında Londra’da
Paddington Tren İstasyonu’na doğru yürürken ıslık çalıyor, şarkı söylüyordu. Sırt çantasında
bütün bir muz, bir paket badem, peynirli fıstık ezmeli sandviç ve su vardı. Ve tabi ki en
sevdiği kalemiyle kapağında dünya haritası olan defteri de yanındaydı. Günü birlik Oxford
gezisine katılmak üzere hayatında ilk kez gördüğü insanlarla sabahın dokuzunda Paddington
İstasyonu’nun gişelerinin önünde buluştu. Saçları, içinde yer yer bal rengi ışıltıların olduğu
bir açık kumraldı, fönlüydü, omuzlarına dökülüyordu. Penhaligon’dan aldığı parfümden
sıkmıştı boynuna, mis gibi müge çiçeği kokuyordu. Trene binerken içinden diyaloglar
hazırlıyordu.
– Where are you from?
– İstanbul.
– İstanbul? Ohh! Harika bir şehir. Adeta büyüleyici. İki sene önce oradaydık.
Kapalıçarşı… Ayasofya…
Trende yanındaki koltuğa allığı elmacık kemiklerine top şeklinde sürüp bırakmış, pembe
sedefli ojeleriyle aynı renkte inci küpeleri ve ayağında son moda spor ayakkabılarıyla ecnebi
çizgi filmlerdeki ecnebi anneannelere benzeyen yetmiş yaşlarında bir kadın oturdu.
– Where are you from?
– İstanbul.
– İstanbul? Ahh İstanbul! Ağabeyim birkaç sene orada mimar olarak çalıştı. Ben de
arada onu ziyarete giderdim. Yirmili yaşlarımdaydım. Bebek’de boğazın kıyısında bir otelde
kalırdım. Ağabeyime şoförlük yapan genç bir adam vardı. Bıyıklarını hala hatırlıyorum. Beni
Piyer Loti’ye çay içmeye götürmüştü. Kendimi rahatsız hissetmemem için yanına kız
kardeşini de almıştı. Ağabeyim iş arkadaşlarıyla Beyoğlu’nda akşam yemeğine gider, bazen
beni de götürürdü. Kadınların çok şık, yemeklerin çok lezzetli olduğunu hatırlıyorum. Bir ara

Yahudi bir kızla flört ediyordu ağabeyim. Kızın davetiyle Burgaz adadaki evlerine gitmiştik.
Bir keresinde de ağabeyim iş için İzmir’e giderken peşine takılmıştım. İzmir de çok çok güzel
bir şehir. Efes’e gitmiştik. Çok güzel günlerdi. Biliyor musun rüyalarımda hala Bebek’deki
otel odamın manzarasını, adaya giderken bindiğimiz küçük tekneyi, ada sokaklarını, İzmir’in
güneşli meydanlarını görüyorum. Bir de sonradan anladım ki İstanbul’u en çok da ağabeyimle
rahatça başbaşa vakit geçirebildiğim için seviyormuşum. Biz dört kardeştik ve o hep çok
meşgul olurdu. O yüzden onunla bazen Bebek sırtlarında bazen de Beyoğlu’nun ara
sokaklarında yaptığımız uzun yürüyüşlerin değeri benim için paha biçilmezdi. İstanbul gibi
bir şehri ağabeyim gibi bir mimar ile keşfettim, çok şanslıydım…
Bugün Marmaray Feneryolu İstasyonu’nda donuk cildi, bakımsız saçları ve kaybettiği yaşama
sevinciyle bankın ucunda oturan bu kadın, Paddington’dan bindiği tren Oxford’a doğru yol
alırken içinden şarkı söylüyor, dizlerinin üzerindeki defterde parmaklarıyla ritim tutuyordu. O
gün, kaleminin kapağını açıp boş sayfanın en üstüne şöyle yazacaktı: “Bir köşeyi
dönüyorsunuz ve birden kendinizi varlığından haberinizin olmadığı bir hikâyeye dahil edilmiş
buluyorsunuz. Hayat çok acayip, en çok da bunun için onu çok seviyorum.”
Dönülen her köşenin, insanı dahil olmaktan her daim mutlu olacağı, pişmanlık duymadan
gülümseyerek anlatacağı hikâyelere götürmediğini o tren yolculuğundan birkaç yıl sonra
öğrenecekti. Her şey bir iki satır okuyup yazmak için gittiği bir Cihangir kafesinden çıkışta,
geldiği yolu kullanmak yerine bir önceki köşeden dönüp liseden beri en fazla üç kez gördüğü
bir arkadaşına rastlamasıyla başladı. Sınıfın arka sıra delikanlısı, karizmatik sesli, renkli
çerçeveli okuma gözlüklü, reklam ajansı sahibi bir adam olarak karşısına çıkmıştı. Laf lafı
açtı, kahkaha kahkahayı tetikledi. O günden sonra neredeyse her gün telefonda konuştular,
mesajlaştılar. Yazdığı öyküleri, şiir denemelerini ona gönderiyor, adam da onca işin gücün
arasında kimsenin yapmadığı bir şeyi yapıp ona zaman ayırıyordu. Birisinin öncelik
sıralamasında yukarılarda olmak ve öyle hissettirilmek herkes gibi onun da çok hoşuna
gitmiş, gururunu okşamıştı. Adamın yapıcı eleştirileri, motivasyon konuşmaları sayesinde
topladığı cesaretle bir roman bile yazmaya başlamış, dahası yapacağı imza gününü hayâl eder
olmuştu. Neredeyse her gün yapılan telefon konuşmaları ve arada sırada içilen kahvelerle
iyice gelişen ve derinleşen sohbetler kadın için günün en beklenen anları olmuştu. Adamın
ilgisi ve takdiri kesilmesin diye canla başla yazıyor, evde çalışamadığını düşündüğü
zamanlarda da giyinip süslenip birbirinden ferah, şık, havalı kafelerde alıyordu soluğu.
Kendini emekli maaşıyla geçinen ve annesiyle yaşayan bir kız kurusu gibi değil, umut vaat
eden bir yazar adayı gibi hissediyordu. Romanın sonlarına yaklaşırken bir gün şaşırtıcı bir şey
oldu; işi olduğunu söylemek için bile olsa telefonuna cevap veren adam telefona çıkmadı.
Geri de aramadı. Mesajları yanıtsız bıraktı. Ertesi gün ve bir sonraki gün de aynı sessizlikte
geçti. İkinci haftanın sonunda kadın aramayı bıraktı. Eski lise arkadaşının iş yerine gidip
karşısına dikilmeyi ise hiç aklından geçirmedi. Tepesindeki cam fanusun kaldırılıp bir anda
yağmura, çamura, pisliğe fırtınaya maruz bırakılmış, ince boyunlu, güçsüz bir çiçek gibi
günlerce titredi. O kadar utandı ki düştüğü durumdan, ortak bir arkadaşlarını filan arayıp da
konuyu uzatmaya yüreği varmadı. Roman yarım kaldı, kadın aylarca eline kalem almadı. Saç
baş, giyim kuşam, işlerini bıraktı; değil süslenmek bazı sabahlar yataktan bile çıkmakta
zorlandı. Duygularıyla ve yazma tutkusuyla alay edilmişti. Muhtemelen birilerine eğlence ve
gülmece kaynağı olmuştu. Bütün bunlardan dolayı adama kızmak hiç aklına gelmedi. Hep
ama hep kendine kesti cezayı.
Yeşil yağmurluklu kadın omuzlarında taşımaya alıştığı görünmez adamların fısıltılarını
dinleyerek bindi Marmaray’a. Hayalperestliğe, macera düşkünlüğüne sapmadan ortalama uslu
bir ev kızına yakışacak şekilde yaşıyordu artık. Üsküdar’da inip çarşıda annesinin tarif ettiği
ciğercide aynı onun tembihlediği gibi yaptı alışverişini. Sağından solundan insanlar

koşuyordu istasyona doğru. Hangi duraklarda inecek, hangi köşelerde iyi ya da kötü hangi
hikâyelerin kucağına düşeceklerdi, hiç merak etmedi.