Plajda

Hafta sonu tatilcilerinin geride bıraktığı hali-perişan bir kumsaldayım. Plaj çer-çöp içinde. Neler yok ki! Kirli bebek bezleri, plastik şişeler, bardaklar, tabaklar, boş bira, kola kutuları, kemirilmiş mısır koçanları, kavun-karpuz kabukları, tepedeki güneşten üfleniyormuş gibi sıcak esen rüzgârın havalandırdığı cerrah maskeleri. Kirliliğine tepki mi ne denizde de bu mevsimde görülmedik bir taşkınlık. Dalga üstüne dalga çarpıyor kıyıya. Ağzı laf yapan, eli kalem tutan mecaz ustalarının yâr gözüyle kıyasladıkları denizin mavisi bulanmış, öfkesini çamurlu köpüklerle kusuyor kumsala. Nasıl bu kadar duyarsızlaşabildik düşüncesiyle çöplüğe dönmüş kumsalda dolaştırıyorum boş bakışlarımı. Aralarında, koronanın buyurduğu ölçüde sosyal mesafeyi koruyan-korumayan yurdum insanının, inşa etmiş olduğu bu çöplük içinde güle-oynaya eğlenmeleri çok canımı sıkıyor. Hele erkekli, kadınlı bir grup İngiliz turisti, ellerinde çöp poşetleriyle bizim denizimizde, bizim kumsalımızda çevre temizliği yaparken görünce, utancımdan önüme eğiyorum başımı. Keyif almak için geldiğim, ama var olan moralimin de sıfırlandığı bu ortamdan bir an önce uzaklaşma düşüncesiyle uzandığım şezlongdan kalkmak üzereyken, şivesiyle tuzlayıp biberlediği İngilizcesiyle çevreci turistlere övgüler yağdıran birinin kalın, kaba sesiyle doluyor kulaklarım. 

Az ileride yere serdiği plastik hasır yaygının üstünde bağdaş kurup oturan adamı görmem çok zamanımı almıyor. Mizah dergilerine kapak olacak cinsten desem yeridir. Adamın tipine takılıp kalıyorum resmen. Güneşte parlayan kafasının dışında vücudunun tamamı siyah-beyaz kabarık kıllarla kaplı. Denize düşse, batmaz bu kaz tüyü kürküyle. Altında diz boyu, rengi yitmiş bir şort var. Fıçı göbeği, altına büküp oturduğu güdük bacaklarının üstünde. Güncel tabirle risk grubunda denebilecek yaşlarda yaklaşık. Hiç yoktan yetmişi devirdiği kesin. Kalın kemerli burnu, modaya uygun taktığı beyaz maskesinin üstünden paslanmış çeşme musluğu gibi sarkmakta. 

Adamı bu kadar ayrıntılı incelememin sebebi, mesleğimle ilintili olsa gerek. Huyları da tipini yansıtıyorsa, derginin gelecek sayısına bu kart çapkını yazabilirim. Neden olmasın, kurmacada karakter oluşumuna ilham veren en önemli etkenlerden biri de gerçek hayatta gözlemlediğimiz şeyler değil mi zaten? Gruptan ayrılıp kendisine doğru gelen sarışın İngiliz kadını gördüğünde fırlayıp ayağa kalkıyor oturduğu yerden. Övgülerinin işe yaradığını, kadını etkilemiş olabileceğini sanıyor ola ki. Belli bir mesafe uzaklıkta duraksayan kadına yaklaşma adına hamleye geçecekken kadın, dur anlamında tek elini kaldırıyor. Adama, kendinden örnek göstererek maskenin, ağız ve burnu kapatacak şekilde takılmasının doğru olduğunu söylüyor güleç bir mimikle. Gardı düşen adam, deliğinden kıllar fışkıran iri, etli kulaklarının arkasından geçirdiği ince lastiklerden çekiştirerek çıkartıyor maskeyi. Az önceki neşesinden eser kalmamış, sinirli bir ses tonuyla, maskeyi kadının önünde sallayarak “Koronadan korktuğumuzdan değil, ceza yememek için dakıyoz bu mereti. Ne yaparsan yap, alnına yazılandan gaçamazsın ya. Kaderinde koronadan ölmek varsa, arşa dırmansan da geberip gideceksin zaten! Neyin yanlış, neyin doğru olduğunu da senden öğrenecek değiliz ayrıca” diyerek Türkçe çıkışıyor kadına. Adamın tavrından çekinen kadın, elindeki dolu çöp poşetini arkasından sürükleye sürükleye gruba yetişip uzaklaşıyor aceleyle. Hızını alamayan adam, yüzünü bana dönüp saydırmasını sürdürüyor. “Altmış senedir iç içeyim bu gavurlarla. Ciğerlerini bilirim, ciğerlerini. Bilmiş ayağına yatarak bana zarf attığını annamıyom sanki zillinin. Döşü kıllı erkek görmeyiversinler, oltaya getirmek için misinada yem olurlar namussuzum. Hey yavrum be, bildiğin sazanlardan değilim ben. Yallah başka sulara!” 

Kıllı karizmasıyla övünen adam, Darwin teorisinin canlı ispatı abartısız. Yüzüme bakarak konuştuğundan mevzuya girmek durumunda kalıyorum mecburen. “Kadın haklı” diyorum, “Bilim adamlarının önerdiği şekliyle uymalıyız kurallara’’ Kirpiksiz, pörtlek gözleri yuvasından fırlayacak gibi devriliyor üstüme. Alaylı bir sırıtış ve ses tonuyla “Hangi bilim adamlarından bahsediyon? Düz gördüğümüz dünyayı yuvarlak diye tutturanlardan mı, üstüne üstlük dönüyor diye yutturanlardan mı?”

Yanık tenli gençten bir çocuk, tesettürlü bir kadınla gelmese adam, uzattıkça uzatacağa, konuyu farklı yerlere taşıyacağa benziyordu. Çocuk, adama yanaşıp az geriden çekingen çekingen kendilerine doğru yaklaşmakta olan kadını işaret ediyor; “Sözünü ettiğim Cennet Abla bu işte. Konuşup da anlaşırsınız kendi aranızda inşallah. Ama komisyonumun en az yarısını beri baştan isterim, Hacı.” Adam, gözlerinin dışında her tarafı siyah çarşafla kapalı kadını alıcı gözüyle tepeden tırnağa süzdükten sonra, genç çocuktan yana soruyor: “Sanki biraz topallıyor muydu yürürken, bana mı öyle geldi?” Sorusunu, kadın yanıtlıyor utana-sıkıla: “Doğrudur, Hacım. Bacağımın biri diğerinden kısadır. Doğuştan. Ama bu durum, hiç bir işime engel değil, emin olabilirsin.” Vallah ne diyeyim ki, ciddi bir sakatlığın neyim yoktur umarım. Gel ki görmeden etmeden almam” diye, kendi kendine mırıldanarak cüzdanından çıkarttığı paraların içinden, tükrüğüyle ıslattığı parmaklarıyla bir kaç kağıt ayırıp genç çocuğa uzatıyor. O arada ben de gitmekten vazgeçerek şezlonguma tekrar uzanıp, bu işin sonunun nereye varacağını gözlemlemeye karar veriyorum. Genç çocuk, yirmilik, onluk, beşlik banknotlardan oluşan parayı aceleyle saydıktan sonra “Beş yüz demiştik ama, Hacı” diye dudak büküyor. 

“Aksak olduğunu söylememiştin ama? Ben aktif bir adamım. Bir ayağım Avrupa’da, öteki memlekette fellik fellik gezerim. Ayak uydurabilecek birini arıyom ben, yeğenim.” 

“Hiç değilse üç yüzünü verseydin?”    

“Anlaşırsak üstünü tamamlarım, gaçmıyoz ya.” 

Üç aşağı, beş yukarı derken “Kurbanlık” pazarlığının kazananı Hacı oluyor. Çocuk, el sıkışarak memnuniyetsiz bir şekilde yanlarından uzaklaşır uzaklaşmaz, adam kıllı gövdesini plastik yaygının üstüne bırakıp, oturması için kadına yer gösteriyor kaş-göz kırparak. Siyah uzun eteğini çevresine yayan kadın, adamın yanına çöküyor usulca. Evlilik programlarındaki o bayatlamış paravan arkası tanışma merasimi başlıyor anında. 

“Kendini accuk tanıtır mısın kız!” diyen Hacı, kadının dibine kadar sokuluyor yılışarak. Kadın, bakışlarını, kucağında çaprazladığı kollarına indirip anlatıyor;  “Adım Cennet. Kırk iki yaşındayım. Suriye’liyim. Bir evlilik yaptım, çocuğum yok. Kocam savaşta öldü, yakınlarım dalgalarda boğuldu.” 

Cennet’in, boğazı düğümlenerek anlattığı kısa, hüzünlü özgeçmişi benim içimi parçalarken, Hacı’yı öyle neşelendiriyor ki, arka fonda erik dalının gevrekliğini çığıran Ankara türküsüne kalkıp da göbek atmadığı kalıyor. “Çöpsüz üzümsün desene, yavrum!” diye kıkırdıyor gevrek-gevrek. “Nerede galıyon? Ne iş yapıyon?” diye sorduğunda da Cennet yine aynı hüzünlü temkinini bozmadan yanıtlıyor onu. “Apollon Harabeleri’nin orda küçük bir İngiliz kilisesi var. Kilisenin temizliğini yapıyor, geceleri de bir köşesine kıvrılıp yatıyordum bir buçuk yıldır. Geçen gün yaşlı papaz kiliseyi kapatacaklarını dediğinde, sağolsun İhsan seninle tanıştırabileceğini söyledi. İhsan da Harabeler’in orada oturuyor. Komşuyuz. Dünya ahret kardeşim olsun iyi çocuktur. Bir yanlışını kimse görmemiş şimdiye dek.”

Kızı can kulağıyla dinleyen Hacı, ardından kendini tanıtıyor böbürlenerek. “Vallah ben de senin gibi çöpsüz üzümüm harbiden. Alamanya’dan emekliyim bir kere. Söylemesi ayıptır bir evim Alamanya’da, biri Çorum’da, biri burada-ahan da şu tepeden denize bakan o tripleks villa var ya, şahsıma ait oluyor bugüne bugün. Çoluk-çocuk soracak olursan everdim gitti hepisini. Efendime söyleyeyim arabam son model, gece hayatım yok, garı-gız ayağım yok, kumarım, içkim haşa.! Beni alan yaşadı kısacası. O pişirip düşürecek, birlikte yiyip içip, gezip tozcağız.”

“Karından bahsetmedin hiç, ayrı mısın, vefat mı etti yoksa?”

“Karııım? Dayımın kızı o yaa, felçli. Tekerlekli sandalyeden kalkamaz, ağzı vardır, dili yok. Bir ziyanı olmaz bize. Çoğu zaman oğlanlarının evinde kalıyor zaten. Oğlanlar, anamız ölünceye dek boşanamazsın diye tehdit ettiler, analarının da ölmeye niyeti yok. Altı yıldır keçi inadıyla direniyor, o kuru nefes bir türlü çıkmadı ki, rahat edem bari.” Cennet kararsızlığını dile getiriyor açık açık: “Boşanmadan nasıl evlenebiliriz ki, bilemedim şimdi.”

“Dert ettiğin o olsun gülüm. Dedelerimiz, babalarımız nasıl evleniyorduysa, öyle işte. İmam nikahı ne güne duruyor sanıyon? Resmi nikah dedikleri sosyete icadından başka bir şey değil namussuzum. Asılsız, temelsiz, kâğıt üzerinde. Devlet nikahlılar pamuk ipliğiyle bağlanırlar birbirine, pazara kadar. İmam nikahlılarsa gönül bağıyla perçinlenirler birbirine, mezara kadar. Allah gecinden versin tabii ki de. Dedem rahmetlik, aynı damın altında üç karıyla mutlu mesut doksan yedi yıl ömür sürmüş, ne dersin?” 

“Valla kararsız kaldım, ne desem ki?”

“Ben de kesinkes karar vermiş değilim bak. Yaşın uygun. Gözlerin de fena değil, beğenmedim desem, yalan olur. Kara gözlere bir zaafım var ezelden beri. Sen gelmeden az önce bir mavi gözlüyüyü zor savdıydım başımdan. Ha, senden hoşlaştım ama kılavuzun görünmeyen yanlarını da göstermen lazım. Rahat edebileceğimiz mahrem bir kuytu- köşede, benim villada olur mesela, daha detaylı oturup konuşalım derim. Avrupa görmüş adamım, öyle bakmadan etmeden, görücü üsulü iş mantığıma ters düşer.”

Adamın, pişkinliği karşısında kadının pasifliği çileden çıkartıyor beni. Bu adamı sakin, sessiz izleyeceğime birkaç laf atıp huzurunu kaçırmaya söz veriyorum içimden. Deminden beri izlediğim bir kurmaca oyunu değilse, Cennet bu kurdun sofrasına meze olmamalı ve bu işi elimden geldiği ölçüde bozmalıyım diye düşünerek, uzandığım şezlongtan sıçrıyorum bir hınçla. İki-üç adım daha yaklaşıyorum yanlarına. Kadının ürkek, adamın şaşkın bakışları yüzümde. Hacı, adamın adı mı, statüsü mü bilmiyorum ama, ben de Hacı diye hitap ederek dalıyorum konuya. “Bak” diyorum “Hacı! Yaşını, başını almış adamsın. Diyelim ki, yarın, öbür gün düştün öldün. İşsizliğin, fakirliğin, savaşın, hastalıkların perişan ettiği bu dünyada bu kadının hayat garantisi ne olacak söyler misin bana?” Hacı sinirle yutkunup kalkıyor.  Erkek hindi gibi tüylerini kabartıp horozlanıyor karşımda. “Pusuya yatıp başkalarını dinlemek, işine burun sokup, maydonoz olmak ne kadan ayıp bir şey. Hele de Avrupa Birliğine girmeyi bekliyonuz bu görgüyle. Daha çook beklersiniz çoook! Sana noluyor ulan, sen bu garının avukatı mısın, sözcüsü mü? Hem neden ölecekmişim ki durup dururkene? Şekerim yok, tansiyonum yok, kalbim, koronam yok şükür. Senin gibi elli çulsuz çıkartırım cebimden be!”

Kavgacı hormonlarımın dürtüsüne mahal verirsem hırgür çıkacak, bana yakışmaz. Hacı da laftan anlamıyor. Boyu boyuma yetişse tokatlayacak kadar delirmiş. Ağza alınmayacak küfürler yağdırıyor üstüme. Yaşına hürmeten alttan aldıkça geri adım atmıyor. Lanet şeytana deyip susuyorum. O sırada kıyıya vuran bir dalga Hacı’nın kızgın bedenini ıslatıp ayaklarının dibinde sönüveriyor. Karşımda dikilip duran adam, serin suyun temasından ürpererek çişe sıkışmış gibi ayağının birini kaldırıp ötekini ıslak kuma basıyor peş peşe. Ve bu çiş dansı eşliğinde yüzünü Cennet’e dönerek “Bir su döküp geliyom hemen” diyor ve devam ediyor. “Etrafımızda bunca kulağı delik densizler varken rahat gonuşabilmemiz ne mümkün. İnsanın mahremine bile garışıyolar anasını sattığımın memleketinde yahu!”

İki adım ötesinde dört kabinli seyyar tuvalet dura-dura, suyunu denize dökmeye giden Hacı’yla yeniden muhatap olmak zorunda kalıyorum ne yazık ki. “Hacı” deyip sesleniyorum arkasından. “Kumsalını çöplüğe çevirdiğin yetmiyormuş gibi, mikroplarını denize saçmaya arlanmıyor musun hiç?” Göğsüne kadar denize yürümüş Hacı, yüz kaslarında idrar torbasını boşaltmanın gevşekliğiyle, biraz da bana gıcık verir gibi “Yav he he! bir buna garışmadığın galdıydı bak” diyor ve devam ediyor: “Beleşi varken, gir-çık bir buçuk liramı niye verecekmişim ki. Gün içinde beş kere desen yedi buçuk lira yapar. O parayla ekmek arası balık yerim balık. Bilmiş gibi görünüyon ama, bir boktan da anladığın yok. Tuzlu su mikropları öldürüyor tam tersi. Bilemediğin yerde sus da kör cahil olduğun anlaşılmasın bari.” 

Kendimi daha da fazla dizginleyemiyorum. Salon erkeği çizgimi bozarak gözümü yumup açıyorum ağzımı. “Tuzlu su mikropları öldürseydi senin gibileri…” cümlemi tamamlayamıyorum bile. Yüzü, kumsala dönük Hacı’nın ense kökünden vuran dalga, kıllı vücudunu bir göz kırpımınca alıyor altına. İlkinden daha güçlü ikinci bir dalgayla dengesini yitirip sulara gömülen Hacı’nın imdadına yine de ben koşuyorum herkesten önce. Söz konusu insan hayatı olunca, içimde kinden, sinirden eser kalmıyor. Yuttuğu sulardan daha da ağırlaşmış tıknaz, şişko cüsseyi, birkaç kişi güçbela sürükleyip taşıyoruz kıyıya. Yüzme bilmiyormuş belli ki. Bir kaşık suda boğulup ölecekti az kalsın. 

Hacının baygın bedeni yerde. Bildiğimiz ilk yardımı yapıyoruz vakit kaybetmeden. Ben ambulansı aramakla meşgulken diğerleri, yuttuğu su boşalsın diye uygun pozisyona yatırıyorlar onu. Midesinden püsküren basınçlı suyla birlikte, azı dişlerinde altın, gümüş kaplamaların da bulunduğu güleç ifadeli üst damak, Hacı’nın ağzından fırlayıp dalgalara kapılıyor. 

Biz Hacı’yla uğraşırken hüzünlü özgeçmişine üzüldüğüm ve kandığım Cennet de plastik yaygının üstündeki küçük deri çantadan Hacı’nın cüzdanını ve telefonunu çalarak aradan sıvışıp kaçmış ses etmeden. Bir adet üst damak, bir adet telefon, İhsan’la Cennet’e kaptırdığı bir miktar parayla ucuz atlattığı bu kazadan sonra Hacı, ömrünün sonuna dek gönül işlerine kalkışmaz diye tahmin ediyorum nedense. 

Yalancının, tamahkârı kandırma içerikli izlediğim ve yer yer girip çıktığım bu oyun, duyduğum, gördüğüm her hüzünlü hikayeye üzülmemem gerektiği konusunda bana da iyi bir ders oldu kendi adıma. Cennet’in gözlerinin masumiyetine kanmış, hikayesine hüzünlenmiş, onu savunma gereği bile duymuştum oysa. 

Duygusallık çoğu zaman aptallık mı ne!

Diğer yazılar...

Yorumlar