“Korku edebiyatı üzerine yoğunlaştıkça korkunun edebiyatın bir alt türünden ziyade sanatı besleyen en önemli, en kuvvetli damarlarından biri olduğunu fark ediyorsunuz.”

Söyleşi Konuklarımız: Gerisi Hikâye Ekibi, Işın Beril Tetik, Demokan Atasoy ve Galip Dursun

  • Korku gerilim türünde yayın yaptığınız e-dergi Kan Güncesi ile başlayan Anadolu Korku Öyküleri serisiyle devam edip Gerisi Hikâye podcast serisine evrilen, aynı zamanda yakın dönem Türk Korku Kültürü tarihi izleğine de dönüşen yolculuğunuzu anlatır mısınız? Korku sanatlarına ilginiz nasıl başladı? Uzun yıllardır birlikte, uyum içinde projeler üretiyorsunuz. Süreç nasıl gelişti?

 Demokan: Benim korkuya olan ilgim onlu yaşlarda Türkiye’ye videonun gelişiyle başladı. Aynı dönemde çizgi romanlar da çok modaydı ve her hafta tam macera onlarca çizgi roman çıkardı. Büfeden aldığım çizgi romanları alıp kardeşimle aramıza koyar, okudukça diğerini birbirimize verirdik. Bu sırada Jules Verne ve Enid Blyton kitaplarını da yutar gibi okuyordum tabii. Bir yandan da babam bir video kiralama dükkânı açınca, cennete düştüm. Yaz tatillerim ve hafta sonları sabahtan akşama film seyrederek geçti. Bir yandan Conan, Martin Mystere ve Kinova okuyup diğer yandan Elm Sokağında Kabus serisini izleyerek büyüyünce sonuç aşağı yukarı böyle oluyor. Birlikte hareket etmeye başlamamız ise çok sonralara dayanır tabii. 2003 yılında yazdığım ilk ve tek fantazya öyküsüyle, Jules Verne Fantastik Kurgu ve Bilimkurgu yarışmasına katıldım. Yarışmada Beril birinci ben de ikinci oldum. 2005 yılındaki ödül töreninde Tüyap Kitap Fuarında tanıştık. Sonrasında Galip bizi Anadolu Korku Öyküleri’ni yazmaya davet etti ve o günden beri birlikte projeler üretiyoruz.

Beril: Korku türüne olan ilgimin babaannemin anlattığı tuhaf masal ve öykülerle tomurcuklandığını söyleyebilirim. Ancak benim için asıl dönüm noktası, on üç yaşlarında hasta yattığım bir gün annemin alıp getirdiği, sonrasındaysa müptelası olduğum, o zamanlar ince cep kitapları şeklinde basılan korku serisi oldu. Hemen ardından Stephen King’i, Dean R. Koontz’u keşfetmem ve video furyasıyla korku filmleriyle tanışmamla birlikte korku türü benim için vazgeçilmez bir tutkuya dönüştü. Fantazya, Bilim Kurgu ve Polisiye türlerini de sevdiğim halde benim için korku daima birinci tercihti. Buna rağmen beni yazmaya iten 2000 başlarında okuduğum fantastik kurgu kitaplardır. Nitekim 2003 yılında yapılan, birincilik aldığım Jules Verne Fantastik Kurgu ve Bilimkurgu yarışmasına da fantastik kurgu bir öyküle katıldım. Bu yarışma için aslında ekibi bir araya getiren vesile diyebiliriz.  2003’te önce Galip daha sonra 2005’te Demokan ile tanıştım. O ara ben fantastik hikâyeler yazmaya devam ederken, Galip’in “Sen aslında korkucusun, korku yazmalısın” diye yüreklendirmesiyle kalemimi korku türüne yönelttim. Önce hep beraber Galip’in tasarlayıp yönettiği Kangüncesi – Gölge E-Dergi’de korku öyküleri yazmaya başladık. Ardından bir beyin fırtınası esnasında Galip’in masaya attığı bir Eti Cin paketi, Anadolu Korku Öyküleri projesini yarattı. Üçümüz de oldukça farklı karakterler olmamıza rağmen uyum inanılmazdı. O günlerden beri aynı uyumla ve heyecanla birlikte çalışıyor, projeler üretiyoruz. Üretmeye de devam edeceğiz.

Galip: Korku türüne olan ilgim erken yaşlarda başladı. İzlediğim filmler, okuduğum kitaplar ve bilhassa da çizgi romanlarda korkuya yakın olanları her zaman için daha heyecan verici bulmuşumdur. Zaman içinde kendim de bu sevdiğim hikâyelerden yola çıkarak bir takım yazı denemelerim olduysa da korku yazmaya ilk olarak lise yıllarında başladım diyebilirim. Başlar başlamaz da hemen o ilk ve yazın hayatımızın önemli bir kısmında bizleri en az yazmak kadar meşgul edecek meşhur sorunla karşı karşıya kaldım: Yazdıklarımızı yayınlayabileceğimiz bir mecra yoktu. Korku eserleri, özellikle de yerli bir yazarın elinden çıkmışsa o dönemin edebiyat anlayışına göre ciddiye alınacak anlatılar değildi. Çeviri kitapların basılıp satılmasında bir mahzur yoktu ancak yerli üretim eserler reddediliyordu. Okuyor, çiziyor, üretiyor, yaratıyor, anlatıyor ama yayınlayamıyordunuz. Bu durum yazdıklarımızdan bile daha korkunç bir şeydi. Ne yapılacaksa kendimizin yapması gerektiğini fark edip harekete geçtim. Yolda da diğer arkadaşlarımla, uzun yıllar yoldaş olacağım dostlarla ya da bir iki projede yan yana duracağım dostlarla tanıştım. Hep birlikte yazdık, anlattık. Fotokopi dergiler, fanzinler, webzineler, e-dergiler yayınladık. Magazin ve matbu dergiler çıkardık. Seçkiler oluşturduk, söyleşiler, paneller yaptık. Kitaplar çıkardık. 2000’li yılların başında fotokopi dergilerden ve fanzinlerden internet üzerinden yayın yapan webzinelere geçtik. Hemen ardından da e-dergilerde eserlerimizi yayınladık. Yüzüklerin Efendisi film üçlemesinin yarattığı heyecan dalgası özellikle de fantastik ve korku edebiyatına ivme kazandırmıştı. Korku edebiyatına yoğunlaşmak için 2003 yılında bu türde yazan arkadaşlarla birlikte Kan Güncesi Alt Kültür Portalı’nı kurduk. Burada öyküler yayınladık. İnsanların hikâyelerini dinledik. Ardından Gölge Korku ve Gerilim Dergisi, e-dergi formatında yayına başladı. Aynı yıl Işın Beril Tetik ile tanışıp birlikte çalışmaya başladık. Uzun yıllar boyunca sırt sırta verip birçok proje geliştirdik. Türkiye’de bu kadar uzun yıllar boyunca bir arada olup halen ilk günkü gibi üreten, çalışan çok fazla insan yoktur. 2005 yılında Demokan’ın da aramıza katılması ile iyice güçlendik. 2006 yılında ilk basılı projemiz, Türk edebiyatında kendine ait özel bir yere sahip olduğuna inandığım Anadolu Korku Öyküleri çıktı. Şimdilik üç kitaplık ama gelecekte süreceğine inandığım bir seri hazırladık. Antolojiler çıkardık. Yeni yazarlara korku yazmayı hazzını anlattık, onların da bizim türümüzde eserler vermelerine destek olduk. Bugün kendini korku yazarı olarak tanımlayan yazar arkadaşlarımızın sayısı biraz da bu gibi projelerimiz sayesinde artmıştır. Başlangıçta yüzümüze kapanan kapılar şimdi döşemesi, kilidi, görünümü değişmiş halde, ardına dek açılır olmuştu. 2014 yılında başladığımız Gerisi Hikâye Korku Konuşmaları Podcast sayesinde daha çok insana hem kültürümüzü hem de korku sanatlarını ulaştırabildik. Kendimiz de öğrendik aslında. Başlarken köşeler kapılmıştı. Kimse yeni türlere yeni yazarlara yaşama şansı vermek istemiyordu. Bir ömür bu fikri değiştirmeye uğraşmakla, korkuyu sadece üretmek değil aynı zaman da anlatmak, yeni yazarlara ve okurlara ulaştırma çalışmaları ile geçti diyebilirim. Ve sevinerek söylüyorum, birkaç yıl önce de akıllardaki o barajı yıkmayı başardık.

  • Pek çok yazarın korku türünde öyküler yazmasını destekliyor, Anadolu Korku Öyküleri serisi, Aşkın Karanlık Yüzü, Karanlık Yılbaşı Öyküleri gibi kolektif öykücülük adına başarılı eserlere imza atıyorsunuz. Özellikle Anadolu Korku Öyküleri doğayla, geleneklerle, Anadolu mitleriyle harmanlanmış, tanıdık, bizden hikâyeler, okurken her an gerçekleşiverecekmiş etkisi yaratıyor, bu yüzden de her bir öykü çok çarpıcı. Korku hikâyelerini toparlamak ve kolektif kitaplar haline getirmek fikri nasıl ortaya çıktı, devamı gelecek mi?

Demokan: Anadolu Korku fikrinin babası Galip o yüzden çıkış macerasını o anlatsın. Fakat en zor işlerden biri olsa da kolektif kitap çıkarmak çok önemliydi. Zaten küçük olan korku meraklıları grubuna ulaşmanın en etkili yoluydu bence. Bir kitap ile okura altı-yedi ne bileyim on öykü okutup on farklı yazarla tanışmasını sağlıyorsun. Başlangıç için önemliydi fakat bence artık belirli bir kitle oluşmaya başladı ve bir süre, gerçekten çok büyük çaba ve zaman gerektiren kolektif işlerden çok bireysel işlere odaklanmanın zamanı.

Beril: Bence bunun temeli aslında Kangüncesi- Gölge E Dergi ile atıldı. Altı-yedi amatör yazarın bir araya gelip belirlenmiş bir konsept üzerine hikâyeler yazması ve bu hikâyelerin antoloji formatında bir e-dergi olarak yayınlanması bir hazırlık gibiydi. Bu hazırlığın bir sonraki adımı ise basılı bir antolojiydi ve sonuç hepimizin ilgi duyduğu bir konsept olan Anadolu Korku Öyküleri oldu.

O zamanlar antolojiler yurt dışında ilgi gördüğü halde nedense ülkemizde pek tercih edilen bir format değildi.  Böyle bir projeye soyunmak bir riskti ama korku okuruna ulaşmak için bir yerden başlamak gerekiyordu.  Şimdi geldiğimiz noktada antolojilerin artık hak ettiği ilgiyi görmeye başladığını görmek bizi mutlu ediyor. Elbette gelecekte de ekibimizin kolektif projeleri olacaktır ancak bizim için artık antoloji dümenini devredip farklı formatlara ve bireysel çalışmalara yoğunlaşma vaktinin geldiğini düşünüyorum.

Galip: Anadolu Korku Öyküleri, yukarıda da söylemiştim Türk Edebiyatı’nda özel bir yere sahip. Yerli korku yazmanın imkansıza yakın görüldüğü, korkunun dili ve anlatısı açısından masalla, hurafelerle harmanlanmış bir hamasi dini mitosla karıştırıldığı dönemde bizler edebiyat normlarında yerli korku hikâyesi yazma iddiasıyla yola çıktık. Beril’in dediği gibi zaten Gölge e-dergi’den konsept dahilinde, bir tema üzerinden hikâye anlatma konusunda idmanlıydık. Yerli korku edebiyatının aşılması gereken duraklarından birisi olarak gördüğüm Anadolu Korku Öyküleri böyle bir dönemde, böyle düşünen, kararlı, genç yazarların kaleminden çıktı. Seçkilerin önemine ortaklarım değinmişti. Ben bir yanıyla da bu seçkilerin en önemli tarafının korku edebiyatına yaptığı katkı olduğunu düşünüyorum. Yazarlar ya da yayıncılar değil edebiyatın kazanımı burada esastı. Her yeni yazar, yeteneği dahilinde edebiyata yeni bir soluk getirecekti. Bu nedenle de yaptığımız türde “köşeleri tutup hiç kimselere kaptırmamak” ya da kendimizi, adımızı ön plana çıkarmak yerine hep yeni sesler, kalemler bulma yoluna gittik.

  • İlk çağlardan beri masallarımız, efsanelerimiz, halk hikâyelerimiz korku, doğaüstü ve fantastik unsurlarla dolu, korku kültürünün yaygın olduğu bir toplumuz. Bunda yetiştirilme şeklimizin payı olduğu kadar, yaşadığımız toplumsal olayların, inançlarımızın ve belki de coğrafi konumumuzun da etkisi vardır. Böylesi bir gerçeklik ve en temel insani duygulardan biri olan korku neden edebiyatımızda yeterince yer alamadı?

Demokan: Dünya çapında korku ve fantazyanın halının altına süpürülmesi aydınlanma ve sanayii devriminin doğal sonucudur. Bizde ise hem konuya çok geç dahil olmamız dolayısıyla hem de 20. yüzyılın başında, köhnemiş ve geri kalmış bir imparatorluğun yok oluş sürecinin doğal sonucu olarak Kurtuluş Savaşı’nın ardından aç bilaç insanımızın, doğal olarak cehaleti de birleşince zaten sanat yapmak için çok zorlu bir ortam vardı. Doğaüstü ile gerçek hayatın on binlerce yıldır iç içe var olduğu bir coğrafyada, o gün için modern dünyayı yakalamanın en mantıklı yolu doğaüstünü tümüyle ortadan kaldırmak gibi görünüyordu. Tabii bugünden bakınca görünüyor ki bunca gerçekçilik çabası sadece sanatta doğaüstü konuların işlenmesine ket vurmuş, toplumun hurafelerle yaşamayı sürdürmesine hiçbir etkisi olmamıştır.

Beril: Biz pek çok kültürü bünyesinde özümsemiş, müthiş bir coğrafyada yaşıyoruz. Miti, söylencesi, geleneği zengin, rengarenk ve büyüleyici. Edebiyat açısından muazzam bir hazinenin üzerinde oturduğumuz bir gerçek. Ne var ki savaşlar, kötü ekonomi, eğitimdeki yoksunluk pek çok alanda olduğu gibi edebiyat alanındaki gelişimimizi de yavaşlatmış. Arayı kapayabilmek içinde ancak dönemin “geçerli” kabul edilen edebi tarzını benimsemekte bulmuşuz çareyi. Yine de cesaret edip doğaüstü, korku ve fantazyada kalem oynatmış yazarlar da yok değil. Ama ne yazık ki böyle eserlerin sayısı dünya ile karşılaştırıldığında çok az. Hâlâ daha, spekülatif kurgu söz konusu olduğunda, dünya edebiyatı ile aynı ritmi yakalayabildiğimizi söyleyemeyiz. Ancak bugün geldiğimiz nokta umut verici.

Galip: Türkiye’de korku edebiyatının başlarda görmüş olduğu muamele biraz da edebiyatın yanlış anlaşılmasından kaynaklı olabilir. Edebiyat birçok yönüyle ele alınan bir sanat türü. Kavramsal olarak da tartışılan tarafları var. Kurmacanın anlaşılmaması, çocuksu, masalsı ve ciddiye alınmayacak bir eylem gibi düşünülmesi ülkemizde korku, fantastik ve bilim kurgu gibi edebiyat dallarının geri plana atılmasının başlıca sebebi olabilir. Bir diğer neden de gerçekçilik akımının kendine aydınlanmacı, ilerici kesimde önem bir yer edinmesi ve karşıt zaviye olarak gördüğü kurmacayı / romantizmi biraz daha gerici, çağdışı gibi atfetmesinden kaynaklı denebilir. Yıllar içinde aşılmış olsa da piyasaya hâkim olan türün yazar ve yayıncıları uzun zaman boyunca başka bir ruh taşıyan çalışmalara pek şans vermemişler. Doğup büyüdüğümüz coğrafyanın, tarihin getirdiği bir kültür, içinde yaşadığımız dünya ve çağın yarattığı medeniyetle yoğrulup tüm bu güzelliklerden ve karanlıktan yola çıkarak korku hikâyeleri yazdırıyor bizlere.

  • Türk Edebiyatı’nda uzun yıllar korku, fantazya bu türde eserler yazılamadığı gibi, araştırmak isteyince yeterli kaynak da yok, bulunamıyor. 2014 yılından bugüne beş yıl, yedi sezondur korku edebiyatı, sineması, korku kültürü hakkında araştırdıklarınızı, öğrendiklerinizi podcast üzerinden bizlerle paylaşıyorsunuz. Bu anlamda www.gerisihikayekorku.com önemli bir eksikliği gideren, çok değerli bir kaynak. Bu kaynağı kitaplara dönüştürme düşünceniz var mı? Çünkü kitap yabancı dillere çevrilmek gibi çok daha geniş kitlelere ulaşabilecek bir araç.

 Demokan: Biz de bunu uzun süre önce düşündük ve minik minik çalıştık konu üzerine fakat aşağı yukarı on bin dakikadır konuşuyoruz ve bu sohbetin sadece deşifresi bile müthiş vakit alacak bir iş. Daha konuşma dilinin kitaba uyarlanması, sohbetin içinde söylenenlerin yeniden üzerinden geçip doğrulanması, formatının oluşumu, tasarımı, yayımlamak isteyecek yayınevi arayışına girmek en önemlisi doğru sponsorun ortaya çıkması vs. vs. den bahsetmiyorum bile! Bizler bu işi gönüllü yaptığımız ve Türkiye koşullarında yaşamaya çalıştığımız için, yaptığımız podcast’ın kalitesine yakışır bir kitaplaştırma işi de takdir edersiniz ki iyi bir planlama ve çalışma gerektiriyor. Zamanı gelince olması gereken bir aşama bence de.

Beril: Bu epey bir süredir projelerimizin içinde yer alan bir konu. Bebek adımlarıyla çalışmalara da başladık. Gelgelelim, sohbetlerin layıkıyla metne çevrilmesi çok zaman ve titiz bir çalışma gerektiren zorlu bir süreç. Diğer pek çok projenin yanında bunu da yürütmeye çalışıyoruz ancak ortaya çıkması epey bir zaman alacak.

Galip: Gerisi Hikâye Korku Konuşmaları kendi tecrübemizden yola çıkarak, edebiyatla ve sanatla ilgilenen başkaları da benzer sıkıntıları yaşamasın diye başlamış bir proje. Üstadımız Giovanni Scognamillo’dan ilham alarak korku sanatları ve kültürünü anlatıyoruz. Gerisi Hikâye podcast olarak hazırlanıyor, bölümlerden yola çıkarak korku sanatına yönelik kaynak kitaplar şeklinde içeriğinin kitaplara aktarılması muhtemel. Ancak bu iş göründüğünden daha zor. Çünkü konuşmalar halinde hazırlanan programı metne dönüştürmek gerekiyor. Hiçbir ücret almadan hazırladığımız bu işe bir de kitaplar açısından ekstra bir zaman ve enerji ayıramayabiliyoruz.

  • Ülkemizde son günlerde korku edebiyatı tırmanışta, korku sineması var, yerli filmler çekiliyor (Başarılı olup olmadığı ayrı bir konu,) ancak tiyatro alanında pek faaliyet yok gibi. Korku oyunları tiyatro sahnelerine de can vermez mi sizce? Korku unsuru olarak kullanılan konular özellikle doğaüstü olaylar kısmında cin, şeytan, yatır birbirinin tekrarı ya da benzeri hikâyelerin ortada dolaşma riski var mı?

 Demokan: Korku sadece doğaüstü konuları işlemez. Bu sebeple eminim ki tiyatro sahnelerimiz sürekli bizleri dehşete düşüren namus cinayetlerinden tutun da büyük şehir hayatının insanı içine ittiği yalnızlık ve yabancılaşmayı anlattığı pek çok eserle sahnelerde korkuyu anlatıyorlar. Ama adına korku demek ayıp olduğundan, korku sadece doğaüstüymüş hurafeymiş muamelesi gördüğünden kimse adını koyamıyor. Sanatlar birbirini etkiler, resim ve heykel edebiyata, sinemaya nasıl ilham olduysa zaman zaman tam tersi de olmuştur. Bugün edebiyatta gördüğümüz hareketlenmenin geleceği etkilememesi mümkün değildir. Sanat yapıldıkça korkuyu orada bir yerde göreceğiz, adını koymaya utanmadığımızda işte o zaman ilerleme hızlanacak.

Beril: Korku sanatın her dalına ilham verebilir. Tiyatro da buna dahil. Korku oyunları bence çok güzel olurdu. Tahmin edilenden çok daha fazla ilgi çekeceğini düşünüyorum. Konu kısmına gelirsek; aslına bakarsanız korku anlamında konu sıkıntısı çekebilecek en son ülkeyiz. Doğaüstü söz konusu olduğunda, Cin, Şeytan demek kolayımıza geliyor. Oysa söylencelerimizde geçen inanılmaz çeşitlilikte yaratık, varlık, canavar var. Bir parça araştırıldığında bunları bulmak çok kolay. Hele ki özellikle son dönemlerde bu varlıklara dair çıkan araştırma kitapları çoğalırken. Doğaüstünü bir yana bırakırsak, konu bulmak için sadece haberlere bakmamız bile yeterli; dünyanın oyun bahçesinde vahşet, dehşet, acı, korku ve gizem eksik olmaz. İşin kolayına ve ucuzuna kaçmayıp gerçekten istediğimiz hikâyeyi anlatmaya cesaret edersek, her ne kadar izleyici birbirine benzer yapımlara alışmış olsa da eninde sonunda farkı anlayacak ve hak ettiği değeri verecektir.

Galip: İki yönlü bir soru. İlkin sinema kısmına yanıt vermeli. Yerli korku anlatısı edebiyattaki (biraz da bizim çalışmalarımızla birlikte) çıkışını yapmasının ardından Türk Sineması’nda bir furya halini alacak, yine dış kaynaklı ama en başta Japonya, Endonezya ve Malezya’daki dini korku filmlerinden ithal ve 15 yıla yakın zamandır devam eden “Cin Slasher” tabir ettiğimiz olgu ile kirlendi diyebilirim. Ama yerli korku edebiyatı çok daha düzgün ilerledi. Motivasyonları farklı olduğu için olabilir. Sinemacılar kolay para gözüyle baktılar bu işlere. Biz edebiyatçılar ise daha çok sanatın emrinde çalışıyor gibi bakıyoruz, o şekilde üretiyoruz sanırım. Anadolu Korku Öyküleri, ardından gelen ciltleriyle, benzer kolektif projeleriyle, diliyle, özgünlüğü ve hikâyeleriyle yerli korku edebiyatında yerini iyice sağlamlaştırdı. Bir yazar her yeni eserinde yazmayı sevdiği konunun derinlerine inmeli. Kendini geliştirmeli. Bugünkü tatsızlığın, gelecekteki vasatlığın sebebi de bu: Geliştirme kısmı yerine daha çok alkış getiren yerlere odaklanıldığından birkaç kavram, karakter ve klişenin dışına pek çıkılmıyor, güvenli alana hapsoluyor. Korku tiyatrosu ise bambaşka bir konu. Bugüne kadar birkaç tiyatrocu bu konuyla ilgilendi ama kimse bir korku oyunu sahneye koymadı. Yetenekli bir ekibin ortaya koyacağı bir korku, belki de bir şok tiyatrosunun yaratacağı etkiye güveniyorum. Her aşamasında da destek olmayı çok isterim.

  • Şu ana kadar kolektif eserlerden, ortak projelerden konuştuk. Biraz da kendi bireysel kitaplarınızdan yayımlanma sırasına göre Pusova, Kara Kara Kapkara, Konuşulmayan ve Ayaz’dan bahseder misiniz?

 Demokan: Konuşulmayan benim ilk romanım. En kısa anlatımıyla doğaüstü bir Türkiye masalı. Ellili yıllardan doksanlı yıllara dek uzun bir süreçte gelenek görenek ve inandığımız kurallarla, sabit fikirlerimizle yaşamanın nasıl bir hayat oluşturduğunu çekirdek aile üzerinden gözlemlediğim bir roman. Psikolojik gerilimi karanlık romantizm ile birleştirdiğim, hayatlarımıza sanki çok matah bir şeymiş gibi dahil edilmeye çalışılan sahte olumluluktan eser olmayan bir hikâye anlattım. Çok ateşli bir aşk ve nefret ilişkisi bana sorarsanız.

Beril: Kara Kara Kapkara, öykülerimin arasından seçtiğim, her biri ayrı zamanlarda yazılmış, dokularında tekinsiz, tuhaf, masal, fantazya, bilim kurgu renklerini taşıyan korku öykülerinden oluşan ilk derlemem. Hikâyelerin her biri kalbin derinliklerinde saklı farklı bir korkuyu anlatıyor.

Ayaz ise ilk romanım. Polisiye bir seri olarak tasarladığım, birbirinden bağımsız maceraların yaşanacağı gerilim merdiveninin ilk basamağı. Heyecanlı bir tanışma diyebiliriz. Çoğunlukla korku türünde ürettiğim halde ilk romanımın polisiye olmasının sebebiyse (pek çok soru geliyor bu yönde), bana göre korku her edebiyat türüne sızabildiği gibi polisiye de aynı şekilde çoğu korku hikâyesinin doğasında var. Bu yüzden, uzun zamandır anlatmak istediğim korkunç bir hikâyeyi, polisiye gerilimin hareketli yapısıyla anlatmak istedim. Sonuç tam da istediğim gibi de oldu.

Galip: Yazma serüvenim boyunca kolektiflere, korku edebiyatı için projeler geliştirmeye kafa yorduğumdan kendi eserlerimi yayınlama işini biraz geciktirmiş olabilirim. İthaki’nin yayınladığı öykü kitabım Pusova da biraz böyle bir sürecin sonucu. 2016 değil de 2006 yılında çıkması gereken bir kitap aslında. İçinde 9 adet, severek kaleme aldığım öykü var. Öykülerin tamamı korku değil. Benim yazın yolculuğumda uğradığım duraklardan izler taşıyor. Korkunun yanı sıra bilim kurgu ile korkuyu birleştirerek yazdığım bilimkorku öykülerim, tuhaf kurmaca ve şehir fantazyasının sularında gezinen karanlık fantastikler, çarpık post apokaliptik bir gelecek, İstanbul’un yıkıntıları arasında yolunu arayanların hikâyeleri ve çok severek yazdığım, aynı zamanda bir Anadolu Korku Öyküsü ve Gotik Punk bir serinin parçası olan Pusova. Editörüm sevgili Yankı Enki’nin dokunuşlarıyla son halini alan güzel bir kitap oldu.

  • Korku edebiyatı, korkunun sanata yansımış halleri hakkında son olarak kısaca söylemek istedikleriniz ve tabi ki gelecek projeleriniz nelerdir?

 Demokan: Sanırım ben korku sanatları hakkında düşündüklerimi üstteki sorulara yedirdim o yüzden hızla geleceğe bakarsam, Gerisi Hikâye Korku Konuşmaları’nın sadece konunun meraklılarına değil çok daha geniş bir kitleye hitap etmesi umuduyla çalışıyoruz, o devam edecek. Yeni öykü ve romanlar da yolda.

Beril: Ekipçe korku edebiyatının hayatımızdaki yeri tartışılmaz. On beş yılı devirdik ama daha yapmak istediklerimizin ancak yarısını yapabildik. Zamanımızın büyük bir kısmını bu türe vakfediyoruz ve hem bireysel hem kolektif, imkanlar dahilinde olabildiğince çok projemizi hayata geçirmeye çalışıyoruz. Korku türünün edebiyatımızda hak ettiği yere gelebilmesi için elbette biraz daha var ama umutluyuz. Yazmaya, araştırmaya, konuşmaya, aktarmaya yorulmadan devam edeceğiz.

Galip: Korku edebiyatı üzerine yoğunlaştıkça korkunun edebiyatın bir alt türünden ziyade sanatı besleyen en önemli, en kuvvetli damarlarından biri olduğunu fark ediyorsunuz. Bu nedenle korkuyu anlatırken sanatın her dalına, her yönüne değiniyoruz, dokunuyoruz. Gerisi Hikâye Korku Konuşmaları ile devam eden korkuyu anlatma yolculuğumuz bu nedenle daha çok insana ulaşmaya başladı. Teatral bir sunum ya da yapay bir mizansen ile korkutarak korku anlatmak yerine köken, kültür, tarih, sosyopolitik altyapı gibi korkuyu ve korkunun ilham aldığı olguları yaratanları ortaya koydukça korku sanatlarının derinliği ortaya çıkıyor. Bizlerin yazmanın yanı sıra anlatmak, ulaştırmak, bilgilendirmek gibi birtakım görevlerimizin de olduğuna inanıyorum. Yazmaya, anlatmaya, düşünmeye hız kesmeden devam…

Söyleşiyi yapanlar: Billur Akgün – Yurdagül Şahin

 

 

Diğer yazılar...

Yorumlar