Al Basması

Mahmut aceleyle siyah keçe gocuğunu giydi, kasketini, başına bağladığı siyah-beyaz kareli şalın üstüne oturttu sıkı sıkıya. Tek odalı toprak evin duvar dibine yayılmış yer yatağında, iki günlük bebeğinin yanına yatmış karısının alnına bir öpücük kondurup “Bir saate kalmaz ebe kadını alıp dönerim Melek’im,” dedi. Gözlerinin üstünde birer ağır yüke dönüşmüş kirpiklerini hafiften araladı Melek. Kanı kaçmış dudakları seğirdi, kaçamak bir tebessüm dolaştı yüzünde ve hemen terk etti solgun çehresini.

Mahmut gitmeden önce odanın ortasında gümbürtüyle yanan kırmızı avurtlu odun sobasının ağzına birkaç adet kuru kütük parçası daha attı. Kapının eşiğindeki aralıktan içeri dolmuş karları çalı süpürgesiyle dışarı süpürüp evden çıktı. Dışarıda, gecenin karanlığıyla, iplik-iplik yağan karın beyaz ışıltısı iç içe geçmiş, puslu gri bir aydınlık oluşturmuştu. Ormandan aç kurtların uluması, gece kuşlarının çileli ötüşü birbirine karışıp korkunç bir armoniye dönüşerek duyanın içine ürpertiler salıyordu. Toplayabildiği sesleri, yel kanatlarına yükleyip karla kaplı evin toprak çatısına boşaltan rüzgârın uğultusunu, duvar yarıklarından odaya üflediği soğuk nefesini tüm vücudunda hissediyordu Melek. Önündeki sobanın da homurtuları giderek zayıflıyor, kırmızı yanakları soluyordu yavaş yavaş. Baca geri tepmişti, soba borularının eklem yerlerinden dumanlar fışkırıyordu.

 

Donmak üzereyken eve aldıkları kedinin sessiz gölgesi, masa üstündeki gaz lambasının solgun ışığında duvardan duvara geziniyordu. Kocasının karşı koymasına rağmen bu sabah onu eve almıştı Melek. Kedi, Mahmut’un masaya koyup, yemeğe zaman bulamadığı bir tabak bulgur pilavını mideye indirdikten sonra ağzının kenarlarını pembe diliyle yalaya yalaya sobanın -yanına döndü. Harı sönmüş sobanın sıcağını hissedemeyince mayışamadı tabii. Pusuya yatar gibi önüne uzattığı patilerinin üstüne koydu sivri kulaklı kafasını. Loş ışığı ve yoğun dumanı delip geçen, bir çift yeşil ampul gibi parlayan gözlerini Melek’in yüzüne kilitledi. Dumanın etkisiyle boğulurcasına öksürdü Melek. O sırada bebek de uyandı. Dar kundağının içerisinden tiz bir çığlık atarak ağlamaya başladı. Bebeğin sesini, dipsiz bir kuyunun derinlerinden gelir gibi duyan annesi tüm gücünü toplayıp doğrulmayı başardı. Sürünerek yataktan çıkıp az ötesindeki camı açmak için hareketlendi ama olduğu yerden kıpırdayamadı. Kendisini, kanamasını, boğuluyor olma durumunu tamamen unutmuştu. Tek derdi bebeğiydi, “Mahmut da nerede kaldı,” diye inledi öksürüklerin arasından. Altındaki yatak kandan sırılsıklam olmuş, karnını doğrayan testere dişli sancı tüm dirayetini kırmıştı. Bebeğin ağlamaları giderek zayıflıyor muydu, ona mı öyle geliyordu yoksa! Bebeğe doğru uzanmayı denedi. Ne mümkün? Yarı oturur vaziyette yaslandığı toprak duvarla bütünleşmişti sanki. Titremesi, duvarları da sarsıyor gibi hissediyordu şimdi. Takırtılarla birbirini döven dişleri dilini, damağını kesiyor, göğsünün gümbürtüleri sağır edici bir uğultuda yitip kulaklarında sönüyordu gitgide. Bulanık zihni ve yarı açık gözleri, sesini duyamadığı bebeğinin yüzüyle kapı eşiği arasında gidip geliyordu. Kapıyla eşik arasındaki boşluktan dolan karlar, odanın ortasına kadar yayılmıştı. Mahmut zamanında yetişemeyecekti, Melek bebeği ve kendi adına kaçınılmaz sonu çaresizlikle beklerken, aniden tek kanatlı ahşap kapı yerinden sökülecekmiş gibi sarsıldı, ardından sonuna dek açıldı. Karla karışık soğuk rüzgâr odaya dolarken, içerideki yoğun duman tabakasını bir çırpıda silip süpürdü. Yüzüne çarpan soğuk ve temiz havayla Melek’in bulanık zihni az da olsa açılmaya başladı. Mahmut geldi sandı, yanılmıştı.

 

Bir metreye yakın uzunluğunda ve enli mi enli bir çift çıplak ayak bastı kapı önüne birikmiş karların üstüne. Bu ayakların üzerinde, iri gövdesi yaşlı meşe ağacının kovuğunu andıran dev anası bir kadın belirdi. Kadın, dağınık bakır saçlı kafasını önüne eğip iki büklüm olmasa, imkânı yok odaya giremezdi. Az bir şey belini dikleştirmeyi denerse toprak çatıyı un ufak edip başlarına yıkacağından korktu Melek. O kadar iri yarı bir yaratıktı karşısındaki. Koca kıllı benler serpiştirilmiş çenesine sarkan alt dudağının üstünde parlayan sivri köpek dişleri, buruş-buruş yüzüne ifrit bir ifade katıyordu. Geniş kara göğsünün sulak meyveleri dizlerinden aşağı sarkmış, iki koca karpuz gibi, enli beyaz geceliğin altında birbirine çarpıp sallanıyordu. Melek, odayı dolduran bu yaratığı, soluğu içine kaçmış, yüreği ağzında sıkışmış vaziyette, hayret ve korku içerisinde izliyordu. İri kara gözlerini ne kadar geniş açsa da bu dev anası kadını tek parça halinde göremiyordu bir türlü. Bu da kimdi, neden buradaydı, bebeğine zarar verir miydi, sorular hızlı hızlı kafasından geçerken, kadın iki büklüm vaziyette Melek’e doğru bir adım attı. Adımı, toprak zeminde zelzele etkisi yarattı. Odanın ortasındaki odun sobası borularından ayrışıp devrildi. Siyah kurumlar ve küller havada uçuştu. Duvara tutturulmuş eski ahşap dolaptaki alüminyum bardak çanak, tencere tava gürültüyle ortalığa saçıldı. Kadın, koca ağzını açıp, kalın ve hırıltılı bir sesle “Seni ve bebeğini almaya geldim,” dedi ve Melek’e doğru uzanmaya çalıştı. Yerinde ne kadar debelenip durduysa da amacına ulaşamadı. Oda, dev cüssesine dar gelmişti. Hareket alanı kısıtlanmış, demir kafes içinde göğsünü yumruklayan goril misali böğürüyordu odanın ortasında. Açık kapıdan dolan soğuk ve temiz havaya rağmen, ağzından gelen işkembe kokusu odayı sarmıştı. Suyu kurumuş gölet kurbağasını andıran pörtlek gözlerinden etrafa irin saçıyordu. Öne, Melek’e, bebeğe doğru hamle yapmak istiyor, yapamadıkça deliye dönüyordu.

 

Bu, bir kâbus olmalı dedi Melek içinden. Gözlerini kapatıp kapatıp tekrar açtı. İki kere “Mahmuuut,” diye bağırıp kocasını çağırdı. Sesini, kendi kulaklarına bile duyuramadı.

 

Dev anasının pörtleyip tüm yüzüne yayılmış gözlerindeki yılanı görünce kalan aklını da yitirdi sandı. Kadının sol gözünden mor parlak pullu kafasını çıkaran koca bir yılan, kadının öteki gözünden sarkan kuyruğunu da arkasından sürükleyerek hışırtıyla zemine doğru süzüldü. Kadın sakinleşmişti, yılanı iş başındaydı nasılsa. Melek’in felçli gibi hareketsiz, vücudundan boşalan kanlarla birlikte yatağa gömülü belden aşağısını kapatan yorganın ayak tarafından sokulan yılan, kıvrıla açıla yukarı doğru kaymaya başladı. Pembe geceliğinin altından ilerleyerek tüm soğukluğuyla Melek’in göğsüne abandı. Çatallı dili, onun solgun yüzünde dolaştı, zehirli dişi ısırmaya hazırlanınca, Melek’in geceliğinin yakasına taşmış süt kokusunu aldı. Yılanlar süte dayanamaz. Boynuzlu kafasını kaydırarak Melek’in süt dolu memelerinin arasına kaydı. Bir memeden ötekine sık sık ağız değiştirerek emmeğe başladı. Melek bu kâbus karşısında güm güm çarpan kalbinin nasıl durmadığına, soluğunun nasıl tükenmediğine şaşırıyordu. Ölmek ve bir an önce bu işkenceden kurtulmak istiyordu ki, havada uçan kedinin tek hamleyle göğsüne sıçrayışını ve boynuzlu yılanı pençesiyle kavrayıp yerde yuvarlanışını gördü. Kanlı savaş ne kadar sürdü bilinmez, yılan boylu boyuna yerde hareketsiz kalınca kedi peşini bıraktı. En güçlü silahını kaybeden dev kadın, sıvışmak için çabaladı ama yine de kıpırdayamadı. Kedinin içinden bir vaşak çıkmıştı adeta. İleri geri gerinerek kuyruğunu havaya dikti. Yaylanarak atlayıp kadının boğazına yapıştı. Kadının, tavanla zemin ve duvarlar arasındaki sıkışıklığını fırsata çevirip böğürmekten şişen şah damarına geçirdi dişlerini. Kadının damarından kanlar boşandıkça dev cüssesi eriyip küçülüyordu. O dev anasından geriye küçük bir kan göleti kalana dek kedi boğazını bırakmadı.

 

Kadının ve yılanın korkunç görüntüsü gözlerinin önünden çekilince, Melek bebeğinin sesini duyacak kadar hafiflediğini hissetti. İşini bitiren kedi, Mahmut ve ebe kadın gelene dek Melek’in sancılı karnının üstüne yatıp tüm sıcaklığıyla ağrılarını dindirmeye çalıştı.

Ebe kadının şifalı otlardan harmanladığı bitki çayı, kısa bir sürede etkisini göstermiş, kanaması durmuş, yanaklarında açık pembeler yorgun yorgun uçuşmaya başlamıştı.

 

Dışarıdaysa kuşak boyunu aşan kar yağışı dinmiş, kar mahpusu sabırsız horozlar, uzun ve korkunç bir gecenin ardından sabahı getirmeyi başarmışlardı. Melek, aç midesinin de dürtüsüyle sıcak ve kuru yatağında kımıldadı. Gözlerini açtı bebeğine dokundu. Kocasının kaygılı yüzüne gülümsedi. Yatağının yanı başına kurulmuş yer sofrasının etrafında kuyruğunun üstüne oturmuş, tatlı tatlı yalanan kedinin kafasını okşayarak “Hep bizimle kal, olur mu Mırmır,” dedi titrek bir sesle.

Duvar dibindeki yılan ölüsünü alırken rengi solmuş yer yaygısının üstündeki kanlı pati izlerini gördü Mahmut, “Bir kedinin kocaman bir yılanı öldürebileceğini söyleseler inanmazdım,” dedi karısına. Melek konuyla ilgili konuşmaktan bile korkarcasına, kafasını sallayarak kocasıyla aynı fikirde olduğunu onayladı sadece.

 

 

 

 

Diğer yazılar...

Yorumlar