Gece Nöbeti

Şehrin o unutulmuş köşesinde gece olunca nöbetler hiç de keyifli geçmezdi. Çok sıkılınca kapının önüne çıkar, sokak köpeklerini çağırır, başlarını okşar, onlarla sohbet ederdim. Ne yazık ki köpekler bile bu garip şehrin insanlarına benzerdi. Bazı geceler inanılmaz şekilde huzursuz olurlardı. İşte aynen o gece olduğu gibi. Böylesi zamanlarda sürekli tetikte beklerler sonra da ansızın bir şeyin kokusunu almış gibi havlayarak koşarlardı. Uzaklardan, ölümün çaresizliğine yakılmış ağıtlar gibi yürek yakan ulumalarını duyardım. Onların bu tedirginlikleri bana da bulaşırdı. Hemen annemin öğütleri gelirdi kulağıma “Oğlum bak zaten evden uzakta okuyorsun, bir de gece gece bilmediğin yerlerde çalışıyorsun. Her akşam haberlerde neler duyuyorum.” Anneler ve kaygıları. Benimki hep biraz daha fazla kaygılı olmuştu. Haksız da sayılmazdı; genç yaşta dul kalıp, bir başına bir çocuk büyütünce kaybetme korkusu yüreğini ele geçirmişti.

Bu gece de nöbetimin yine inanılmaz can sıkıntısıyla geçeceğini düşünürken, içeri nefes nefese bir adam girdi. Ayakta durmakta bile zorlanan yaşlı biriydi. Kırışık derisiyle tezat simsiyah ve gür saçları olan bu adam ağzını açtı, konuşacak gibi oldu ama sesi çıkmadı. Hangi ilacı istediğini söyleyecek diye beklerken adam durduğu yerde ileri geri sallanmaya başladı, neredeyse düşecekti, tezgâhın arkasından nasıl koştum, yetiştim, bilmiyorum, tam yere yuvarlanacakken onu tuttum. O da bütün gücüyle koluma yapışmıştı. Bedeni bir kuş gibi hafif ve titrekti ama eli için aynı şeyi söyleyemem. Normal bir insanınkinden daha beyaz görünen o el sanki demirden bir pençeydi ve asla bırakmayacakmış gibi kolumu kavramıştı. Beni onun cüssesiyle ilgili yanıltan şey, ilk gördüğümde dikkatimi çeken geniş kıyafetler olmalıydı. Onu iri yarı gösteriyorlardı. Ama şimdi bir kolumla belini kavramış, oturacağı sandalyeye doğru sürüklerken, kemik torbasına dönüşmüş küçücük bir bedeni olduğunu anladım. “Gelin şöyle oturun, biraz dinlenin, ben de bu arada bir tansiyonunuzu ölçeyim,” dedim. Nabzı neredeyse atmıyordu. Tansiyonu da çok düşüktü. İlk defa böyle bir şey başıma geliyordu. İki üç kere ölçmem gerekmişti. Kolumda saat yoktu, nabız atışıyla birlikte duvardaki saatin saniyelerini sayıyordum, hiç unutmuyorum, 03.15’i gösteriyordu.  Eczanede sadece ikimiz vardık. Sokak dayanılmaz bir sessizliğe bürünmüştü yine. Hatta az önce kapının önüne toplanmış olan köpekler bile ortalıkta görünmüyordu. Bir tek saatin tik takları ve adamın derinden gelen soluklarını duyuyordum.

Telefon çaldı, yanından ayrıldım, tezgâhın arkasına geçtim. Bir iki dakika oturup dinlenince yaşlı adamın kendine geldiğini, hatta kalkmaya çalıştığını gördüm. “Size nasıl yardımcı olayım, ne almaya gelmiştiniz?” dedim. Hatırlamaz bir ifadeyle baktı yüzüme. Sanki “Burası neresi, burada ne işim var ki benim,” der gibiydi. Belli ki hiçbir şey hatırlayamıyordu, çok çaresiz göründü. Bu adam kesin demans diye düşündüm. Bu yaşlarda çok normaldi. Kızarmış gözleri, iç içe geçirdiği iki elinin parmaklarını izledi, sonra da beni. İki gözünün üstünü de bu yaşlarda sık görülen katarak lekeleri kaplamıştı. Ama o bakışları… sanki canlı birine değil de bir ölüye aitti. Beni silik bir silüet olarak gördüğünü, ondan böyle olduğunu düşündüm. Sonra onu rahatlamak için konuşmaya devam ettim, eczaneye geldiğini, sakin olmasını, biraz yorgun düştüğünü söyledim. Bir kez daha tansiyonunu ölçtüm, aynıydı. Neden düşünemedim diyerek arka odaya, sebilden su almaya gittim. Vücudu susuz kalmış olmalıydı. Bu yaşta kronik bir hastalığı olup olmadığını bilmediğim birine yapılacak en iyi şey bolca su içirmek olacaktı. Sebilden bir bardak su doldurdum ama adam içmemek için direndi, çok garip ama sudan tiksiniyor hatta korkuyor gibiydi. Aniden bardağı elinin tersiyle itince yere düşen cam bardak un ufak oldu.

Adam kıpırtısız bir heykel gibi donup kalmıştı. Gözlerini bile kırpmadan, eczanenin arka odasına doğru bakıyordu. Birden kambur duran sırtını dikleştirdi. Bir şeyler hatırlamış olabileceğini düşündüm. Tamam adamın haline ilk başta üzülmüştüm ama bir yandan da acayip tedirgin olmuştum. Adam eczaneye girdi gireli tek kelime etmemişti. Sudan deli gibi korkuyor, ölü gözleriyle iç odayı gözlüyor, üstelik elleri gibi yüzü de her geçen dakika beyazlıyor neredeyse renk değiştiriyordu. İki şey daha dikkatimi çekmişti: Yaşına rağmen inanılmaz kuvveti -kolumu tuttuğunda hissetmiştim- ve bir de kırmızı damarları. Hiç böyle damar görmemiştim. Normal bir insanda belirgin olan damarlar yeşil-mor olur. Bununkiler kırmızıydı hem çok kalın hem de neredeyse dışarı fırlayacak gibiydiler.

Birden ayağa kalktı. Az önce ayakta durmakta zorlanan adam dinç bir şekilde dimdik karşımda duruyordu. Gözlerini ayırmadan izlediği arka odaya doğru yürümeye başladı. Koştum önüne geçtim “Oraya giremezsiniz!” dememe kalmadı, beni tek koluyla eczanenin bir köşesine savurdu. İç odayı hep kilitli tutardık. Orada özel reçetelerle satılan ilaçlar, karışım yapmak için kullandığımız kimyasallar bulunurdu.  Kapı kolunu zorladı, kilitli olduğunu anlayınca yumruklamaya başladı. Kapı ince gofret misali yumruklarının arasında dağıldı. Tam içeri adımını atacaktı ki, bedenini bir titreme sardı. Ama öyle bir şey ki sanki elektrik akımına tutulmuş gibiydi. Bedeni küçülürken kolları ve bacakları uzadı hiç durmayacak sandım. Hatta kol mu bacak mı diyeceğimi bilemediğim dört uzuvu daha oluştu, insan silüetinden çıkıp garip bir yaratığa dönüştü. Uzuvları şeffaf tıpkı bir ceninki gibi saydam, küçülen bedeninin üstüyse uzun koyu kıllarla kaplıydı. Bir tek yüzü insan yüzüydü. Döndü, bana baktı. Sonra o iğrenç uzuvlarının üzerinde hızla sürünerek açtığı delikten iç odaya geçti. Bayılmak üzereydim. O arada nasıl başarabildim bilmiyorum, 155’i aradım.  Bu gördüklerim ancak korkunç bir fantastik hikâyeydi ve filmlerde olurdu. Ama işte gerçekti ve ben kendimi öyle bir hikâyenin zavallı kurbanı olarak buluvermiştim. Şangırtılardan odada bir şeyler aradığını anladım. Buraya bir amaç için gelmişti. Tekrar dışarıya çıktığında elinde bir şişe tutuyordu, seçemedim. Ön camekânı kırarak dışarı çıktı. Polisler beni bulduklarında baygınmışım. Adamın paramparça olmuş kıyafetlerinin cebinden sadece bir kimlik çıkmış. Altı aydır kayıp olan, genetik dalında uluslararası üne sahip profesöre ait bir kimlik…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Diğer yazılar...

Yorumlar