Emek ve Cesaret

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gecekondu mahallesi yeni bir güne uyanıyordu. Tek katlı, briketten yapılmış sıvasız küçük evler dizilmişti Ankara Asfaltı’nın kenarına. Memleketin her yanından iş, ekmek ve gelecek arayanların umut durağı olmuştu bu mahalle.

Dün akşam yağan yağmur mahallenin daracık yollarını çamur batağına çevirmişti. İşe gitmek için yola çıkanlar güçlükle yürüyorlardı.

Fadik’le Ali’nin gecekondusu mahallenin girişindeki evlerden biriydi. Mahalledeki sıvalı ve beyaz badanalı tek evdi. Bahçesindeki rengârenk güller ve çiçekler hemen göze çarpıyordu.

Ali dünün yorgunluğunu atamamış uykulu gözlerle giyinmeye çalışırken bir yandan da peynir, zeytinle, çaydan oluşan kahvaltı sofrasında bir şeyler atıştırıyordu. Fadik mutfaktan dilimlediği ekmeklerle gelip çayından bir yudum aldı. “Hasan gel bir bardak çay iç!” diye oğluna seslendi. Hasan uykulu gözlerle kapıya yürüdü. “Fırında içerim” diye mırıldandı. Kapının yanında duran simit tablasını koltuğunun altına sıkıştırdı, ayakkabılarını giyip dışarı çıktı.

İlkokuldan sonra okumamıştı. Şimdi on üç yaşındaydı. Üç yıldır simit satıyordu. Gecekondunun günlük masraflarına gidiyordu kazancı.

Fadik çabucak sofrayı topladı, her şeyi mutfak tezgâhının üstüne attı, mutfak kapısını kapatıp dış kapıya doğru yürürken hırkasını giydi, eşarbını bağladı, Ali kapıda onu bekliyordu.

Güneş yeni doğmuş, bahar yağmurunun ıslattığı toprağın ve bahçedeki hanımelinin kokusu etrafa yayılmıştı. Birbirlerine tutunarak çamurlu yolda ilerlediler. Sokağın başına geldiklerinde ayakkabılarındaki çamurları temizleyip asfaltın kenarından el ele yürüdüler. Durağa geldiklerinde ayrı ayrı minibüslere binerek işlerine gitmek üzere hareket ettiler.

Ali İstanbul’un en iyi kanalcılarından biriydi. Kanal kazmakta ustaydı. Toprağın yüzünü hafifçe kazdıktan sonra kazmayı nereye vuracağını, toprağı nereye atacağını, toprağın hangi damarında kazmanın hangi ucunu kullanacağını çok iyi biliyordu. Zayıf, ince, uzun boyluydu. Toprağa sıkı basar, üç metre derinlikteki kanaldan toprak atardı. Kanala girince dünyayla bağını keser, Fadik’in sarı saçlarıyla elâ gözlerini düşünür, toprak kokusunu Fadik’in kokusu gibi içine çekerdi.

İstanbul’a üç yıl önce gelmişlerdi. Karı koca ve oğulları Hasan, birlikte çalışmışlar, başlarını sokacak bir gecekondu yapmışlardı. Emek ve sevgi dolu bir geleceğin temellerini atmışlardı.

Fadik ev işlerinde çalışıyordu. Zenginlerin evlerinde gündelikçiydi. Akşama kadar cam, kapı siler, bulaşık yıkar, ütü yapardı. Çalışırken kaşları çatılır, beyaz teni kıpkırmızı olur, sırtından ter boşanırdı. Bir an önce işini bitirmek, gündeliğini alıp evine koşmak için çabalardı. Yorgunluğunu unutup evini düzenlemek, akşam yemeğini hazırlamak ve Hasan’ın saçlarını öpüp koklamak isterdi. Emek ve sevgiyle yaptıkları gecekonduda İstanbul’un en mutlu kadını oluverirdi.

Hayatlarından bir gün daha çalışarak, umutla koşturarak geçmişti. Şimdi eve dönüş zamanıydı. Fadik minibüsten indi, sağa sola bakındı. Ali ortalarda görünmüyordu. Biraz oyalandı. Baktı ki Ali gecikecek, eve doğru yürümeye başladı. Mahalleye yaklaştıkça gecekonduların önünde toplanan çocukların ve kadınların sesleri geliyordu: “Yıkım var!” “Yarın gecekonduları yıkacaklar!” “Evlerimizi başımıza yıkacaklar!” diye konuşuyorlardı.

Fadik sokak kapısına geldi. Komşuları çaresizlik içinde “Fadik yarın yıkım var!” diye ağlaşıyorlardı. Hava kararmak üzereydi. Evlerine dönen işçiler kara haberle sarsılmışlar, ne yapacaklarını bilmez halde çamurlu sokaklarda dolaşıp duruyorlardı.

Biraz sonra Ali girdi gecekonduya. Fadik’le bakıştılar. “Doğru mu?” dedi Fadik. Ali başını salladı. Hasan sofrada çorbasını kaşıklıyordu.

O gece mahallede kimse uyumadı. Evlerin kapıları açılıp kapanıyor, kadınlar çocuklar, erkekler evlere girip çıkıyor, bir çare arıyorlardı.

“Gidip durumumuzu anlatalım.” “Evsiz barksız ne yaparız?” “Yıkarlarsa yine yaparız.” diye her kafadan bir ses çıkıyordu.

Ali’yle Fadik sabaha kadar oturdular. Bunca yıl çalışıp didinmişler, dişleriyle tırnaklarıyla kazarak bu gecekonduyu yapmışlardı. On üç yaşındaki Hasan bile sokaklarda simit satarak harcına, tuğlasına alın terini katmıştı.

Sabah gecekondu mahallesinin çamurlu sokaklarında korku, heyecan ve çaresizlik vardı. Kimileri eşyalarını dışarı çıkarıyor, kimileri kapılarını pencerelerini tahtalarla, kalaslarla kapatıyor, kimileri de kapılarının önlerine çukur kazıyordu. Vakit ilerledikçe huzursuzluk arttı. “Geliyorlar!” diye bağrışmalar yükseldi. Ankara Asfaltı’ndan mahalleye dönen yolda kepçeler greyderler, dozerler, asker ve polis arabaları korkunç bir homurtuyla ilerliyordu. İş makinelerinin arkasında yüzlerce asker ve polis vardı. En önde elinde kâğıt olan, uzun boylu iri yapılı siyah gözlüklü bir komutan sağa sola emirler yağdırıyordu. “Durun! Yıkmayın!” sesleri arasında ilk gecekondu tozu dumana katarak yıkılmıştı bile. Hemen yanındaki gecekondunun bahçesine giren bir kepçe gecekondunun çatısını bir darbede parçaladı. İkinci ve üçüncü darbelerle duvarları çöktü. Ortalık toz duman olmuştu. Kepçenin önündeki komutan Fadiklerin gecekondusunu işaret etti. Kepçe ve dozerler oraya doğru yöneldi. Bahçe kapısının önünde Fadik, Ali ve Hasan birbirlerine sarılmış bekliyorlardı. Komutan “Çekilin!” diye bağırdı. Dozer homurdanarak bahçe duvarını yıkmaya başladı.

İşte o anda Fadik ciğeri sökülürcesine bağırıp ileri atıldı. Komutanın önüne dikildi. Sarı saçları dağılmış, beyaz teni öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Elâ gözlerinde şimşekler çakan yaralı bir kaplana benziyordu. “Evimize dokunmayın!” diye bağırdı komutana. Komutan “Çekil önümden! Emir aldık.” dedi. “Çekilmem!” dedi Fadik, dişlerini sıkarak. “Önce beni çiğneyip geçin!” dedi öfkeyle. “Alın terimize nasıl kıyacaksınız? Emeğimize nasıl kıyacaksınız? Dişimizle tırnağımızla yaptık bu evi!” derken hıçkırıklara boğuldu. Ali ile Hasan koşarak gelip Fadik’e sarıldılar. Etraf kalabalıklaşmış, kepçe ve dozerlerin çevresini kadınlar ve çocuklar sarmıştı. Asker ve polisler kasklarını ve kalkanlarını hazırlamışlar bir işaret bekliyorlardı. Komutan kalabalığın ortasındaki Fadik’le göz göze geldi. Gözlerindeki öfke ve isyanı gördü. Bir süre öylece kalakaldı. Birbirlerine sarılmış aileye baktı. Gecekondunun bahçesindeki hanımelinin kokusu geldi burnuna. Geri çekildi. Elini kaldırarak iş makinelerine “Dur!” işareti yaptı. “Şimdilik gidiyoruz, yine geleceğiz.” dedi. Hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Kepçe ve dozerler, polis ve asker eşliğinde asfalta doğru geri çekilip arkalarında toz ve duman bulutu bırakarak gittiler.

Kalabalıktan sevinç çığlıkları yükseliyordu. Kadınlar birbirlerine sarılıp ağlıyor, çocuklar havalara zıplıyordu. Erkekler şaşkınlık içindeydi. Bütün mahalle Fadik’in etrafını sarmıştı. Fadik gözyaşlarını sildi. Yüzüne savrulan saçlarını topladı. Başını kaldırıp kalabalığa doğru seslendi. “Emeğimizi yıktırmayacağız! Emek cesarettir, umuttur! Emek her şeydir!” derken sesi titriyordu.

Gecekondu mahallesi o gün karınca yuvasını andırıyordu. Yıkılan duvarlar örülüyor, eşyalar toparlanıyor, molozlar temizleniyordu. Emeklerine sahip çıkmanın mutluluğunu yaşıyorlardı. Evlerde, yollarda, bahçelerde Fadik’in cesaretini anlatıyorlardı.

Diğer yazılar...

Yorumlar