Kırmızı Gözlü Yılan

Soğuk. 

Karanlık. 

Titrek alevlerin ışığı geziniyor rutubetli duvarların üzerinde. Yapayalnızım. Bir sandalyeye sımsıkı bağlanmış ellerim ve ayaklarım. Çırpınıyorum ama kurtulamıyorum. Zorlandıkça bileklerimi daha da sıkan ipler canımı yakıyor. Bağırıyorum. Avazımdan çıktığı kadar. Olanca gücümle bağırıyorum. Kimse duymuyor. Boğazım kuruyor, dilim damağıma yapışıyor, yutkunuyorum. Nefes alamaz haldeyim. Artık bağıracak tâkâtim kalmıyor. Çaresiz oturuyorum. Sadece dinliyorum. Hiç ses yok. Sandalyeyle ileri doğru hareket etmeyi deneyince yere yuvarlanıyorum. Yüzüm buz gibi taşa çarpıyor. İşte o zaman üstünde durduğum zemini fark ediyorum. Mozaiklerle işlenmiş bir tablo bu. Duvarlardan birinden bir meşalenin dalgalanan ışığı aydınlatıyor bulunduğum odayı. Işık oyunlarıyla hareketleniyor zemindeki şekiller, canlanıp ruh buluyor. Sürünerek uzaklaşıyor, altımdaki şekli çıkarmaya çalışıyorum. Bir kadın bu. Saçları alev gibi gibi kırmızı, gözleri yüzüne iri, kara kara bakıyor. O da korkuyor anlıyorum. Onu çizen yüzyıllara taşımış korkusunu. Sanki canlıymış gibi bana bakıyor.  Kötü bir şeyler olacak. Bu haldeyken tek bir şey geçiyor aklımdan. Dillendirmediğim tek bir şey. Resimdeki kadın bunu biliyor. Yüzlerce belki de binlerce yıl öncesinden gelen bu kadının bakışlarından kaçırıyorum gözlerimi. Bir şey var içimde kaybetmekten korkuyorum. 

Oda buz gibi çok üşüyorum, zangır zangır titrerken korkudan mı soğuktan mı bilemiyorum. Gücümün gitgide tükendiğini biliyorum. Kaderime teslim olmayı seçiyorum. Direnmeyeceğim. Artık sessiz kalacağım. Ne yaptım ki acaba? Neden buradayım? Bana bu cezayı reva gören kim? Sanki sessiz kalmamı bekliyor. İstediği bu. Ona itaat etmem. Söz veriyorum kendime. Susacağım. Ama beni burada tutan kimse… bana bu çileyi çektiren, ölmekten beter eden kimse önce onunla yüzleşeceğim. Sonra susacağım. Karşıma bir an önce çıkmasını diliyorum. Onu görmeden ölmek istemiyorum.

Sakinleşiyorum, artık titremiyor bedenim. Belki de saatlerdir uzandığım bu buz gibi taşların yüzünden ateşim yükselmeye başlıyor. Çocukluğumda, her hastalandığımda böyle olurdu, önce bütün bedenim titrer, sonra alev alev yanardı. Böyle zamanlarda annem elimi tutar, ninni söyler, korkma geçecek diyerek beni sakinleştirirdi. Sesini bile unuttum. Gideli ne çok odu. Şimdi tutsak olduğum bu karanlık mahzende duyabildiğim tek ses şu duvardan gelen meşalenin sesi. Dört duvara çarparak çoğalıyor sanki. Annem aklıma gelince söylediği ninniyi mırıldanıyorum, biraz olsun güvende hissetmek için.  Belki de yavaş yavaş deliriyorum. Bu lanet yerde zaman kavramımı yitiriyorum. Kaç saattir tutağım bilmiyorum. Bu kadar mı kolay olacaktı vazgeçiş? Kulağım taş zemine dayalı sonumu bekliyorum. 

Nihayet farklı bir ses duyuluyor. Bir şey ağır, kaygısız, sürüne sürüne yaklaşıyor. Başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde bir yılanla göz gözeyim. Çaresizliğimin o da farkında. İşte sonum olacak canlı tam karşımda, kaçmam imkânsız. Önce çırpınıyorum sonra boşyere olduğunu anlıyorum, tekinsiz bir cesaret kaplıyor içimi. Kurtuluşum o benim diye seviniyorum hatta. Tek bir ısırık yeter. Ağır ağır yaklaşıyor, bir nefes ötemde duruyor. Kırmızı gözlerini gözlerime dikiyor. Ve konuşmaya başlıyor: 

Neden yaptın ki? Seni ne kadar sevdiğimi biliyordun, neden yaptın? Yüzüme attığı tokatla kapının önünde yüzüstü düşmüştüm şimdi hatırlıyorum. Çok korkuyorum. Gözleri kan çanağı. Onu hiç böyle görmemiştim. Yüzünü yüzüme yaklaştırmış, iki eli kınalı saçlarımda canım acıyor. Alkol kokan nefesinden yüzüme tükürür gibi konuşuyor. Kendimi geri çekmeye, toparlanmaya çalışıyorum. Doğruluyorum, yerimden kalkamadan elimden tutuyor, yine kendine çekiyor, taş zeminde dip dibe oturuyoruz. Neden yaptın ki? diyor yine. Neyi? diyorum. Ne yaptığımı bilmiyorum. Ne yaptıysam özür dilemek istiyorum. Sonra hatırlıyorum. Sadece konuşmak istemiştim. Doğacak çocuğumuzun geleceği için oturup konuşalım. Ben de çalışayım. İzin ver, demiştim. Olmaz deyince, ilk defa direnmiştim. Bu böyle yürümez demiştim. Konuşamazsak olmaz, yürütemeyiz evliliğimizi bizim bir bebeğimiz olacak, diye bağırmıştım. Ağlıyor. Kıvırcık kafalı başını omzuma yaslıyor. Beni terk edeceksin değil mi, o zaman ölürüm, bak seni de yaşatmam, diyor. Yaşadığım tüm acıları unutuyorum. Onun tekrar annesi, kardeşi, sevgilisi oluyorum. Yere dayadığım elimi kaldırıp başını okşuyorum. Elimin kan içinde olduğunu o zaman fark ediyorum, korkuyorum. Başı mı kanıyor? Kendine bir şey mi yaptı, ben mi ona zarar verdim? Kendimden iğreniyorum. Susmayı bilemediğim için, içimdeki inatçılığı yenemediğim için, onu bu hale getirdiğim içim kendime lanet okuyorum. Kanayan yerini bulmaya çalışıyorum. Başında bir şey yok. Elimi kaldırdığım yere bakıyorum. Eteğimin altından kan sızıyor. Nihayet attığım çığlığın bize faydası yok. 

Hastanede açıyorum gözlerimi tekrar. Her şey denenmiş öyle diyor hemşire ama dört aylık bebeğim artık yok. Hastane kalabalık. Ailesi gelmiş. Annesi ilk defa başımı okşuyor. Çok üzgünüm diyor, oğlum hiç yapmazdı ki hiç böyle şeyler, böyle bir çocuk değildir. Sonrasını söylemese de anlıyorum bakışlarından, beni suçluyor. Susmasını bilmeyen ana olmasını da bilmez, diyor anlıyorum. Ama ben anneyim, hâlâ şiş olan karnımı seviyorum. Onlar bilmiyor, ben biliyorum. Kızım içimde. Gitmedi. Gitmez. Hemşire korkuyor halimden, gidiyor, doktor geliyor. Odadakileri teker teker dışarı çıkartıyor. Vücudumdaki morlukları, yüzümdeki şişi soruyor. Adli vaka bu diyor. Şikayetçi olacak mısınız? Kimden, diyorum. Size bunu yapandan. Ben yaptım doktor, susmalıydım, kendimden nasıl şikayetçi olayım, diyemiyorum.  Doktor, diyorum, kızım nasıl? Yüzüme bakıyor, üzgünüm ama bebeğinizi kaybettiniz. Hiçbiri bilmiyor, doktor bile anlamıyor kızım içimde. Benimle. Gerçeği bir ben biliyorum, onun için ağlamıyorum. Tek bir damla bile gözyaşı dökmüyorum. Dökmeyeceğim. Doktor hemşireyi çağırıp bir sakinleştirici yapalım diyor. Yine zorla uyutuyorlar beni. Uyumak istemiyorum, o korkunç rüya kaldığı yerden sürsün istemiyorum. Yine o yılan. Açmış kocaman ağzını, iki iri, zehirli dişini karnıma geçiriyor. Canım yanıyor. Ama umrumda değil ben kızımı korumak istiyorum, var gücümle çekiyorum yılanı, savaşıyorum ama yenişemiyorum. Her yer karanlığa bürünüyor, bebeğim durmadan ağlıyor. Nefes alamayınca gözlerimi açıyorum, kocam odada yanıbaşımdaki koltukta uyuyor. Üstünde kanlı el izimin olduğu gömlek. İşte o zaman herşeyi tekrar hatırlıyorum. Elimi boş karnıma götürüyorum. Gözyaşlarımın arasından karşımda yatan adamı izliyorum. Kocaman çaresiz bir acının içinde kayboluyorum.  

Diğer yazılar...

Yorumlar