Her şey bir rüya ile başladı… Gökyüzü olabilecek en derin mavi, bulutlar beyazında beyazıydı.
Birinin arasından aynı beyazlıkta, kanatları gövdesinin neredeyse üç katı büyüklüğünde bir
güvercin süzülerek gelip yorganımın üstüne kondu. Beyaz hastane odasında, beyaz nevresimlerin
üzerinde kayboldu kendisi ama ağzında tuttuğu, üzerinde bir tane zeytin olan dal nevresimin
üzerinde kaldı. Elimi uzattım almak için, yorgan aşağıya doğru kaydı, elim sanki yüz kiloymuş
gibi ağırlaştı, ulaşamadım. Derinden gelen davudi bir ses, “Hemşire hanım elini kolunu
oynatmaya çalışıyor, serum çıkacak diye endişeleniyorum.”
Sonrası derin bir sessizlik…
“Ahmet ben bu şehirden taşınmak istiyorum.”
“Nereden çıktı şimdi bu? Oturup konuşalım.”
“Konuşacak bir şey yok, kararım kesin. Ameliyattan çıktıktan sonra gördüğüm rüyayı
anlatmıştım sana. Beyaz güvercinin getirdiği o zeytin dalına ulaşmam lazım. Nuh’a yerleşim yeri
gösteren, bana da yer gösterdi. Huzur vadetti. O rüya aklıma geldikçe yıllardır muzdarip
olduğum boğulma hissim azalıyor. Sana ne gel derim ne de gelme. Hayatını yeterince alt-üst
ettim zaten. Ayrılmak istersen kabul ederim hiç zorluk çıkarmam. Zamana bırakalım dersen o da
olur. Nereye gideceğimi biliyorsun. O kocaman anahtarın açacağı kapıya. O virane evi hayata
döndürmeye.”
“Aylardır terapi görüyorsun alışveriş bağımlılığını bitirmek için onca yol aldın. Yeni kalp
ameliyatı oldun. Bu koşullarda bir rüyanın peşine takılmak akıl kârı mı? Psikiyatristinle
konuşmadan karar alma bence. Ama ille de gideceğim dersen…”
Canına minnetti biliyorum. Bağımlılıklarım, panik ataklarım, depresyona girmelerim bitmiyordu
bir türlü. Ardımdan derin bir nefes almıştır eminim… İstanbul’a sekiz saat, Ege kıyısında bir
kasabaya yirmi kilometre uzaklıkta, banaysa yıllardır ulaşılamayacakmış kadar uzak gelen bu
toplam otuz haneli köyde anneannemden kalan, bahçesinde dedemin elleriyle diktiği bir düzine
zeytin ağacının gölgesine sığınmış “lâl” evdeyim bir yıldır… Evet, konuşmuyordu, küsmüştü
bana, bahçe kapısını uyduruktan tutturan uyduruk zinciri açıp, ayaklarıma dolanan otlardan
kendimi kurtarıp, elimde getirdiğim tek bavulu yere koyup kapısını açmaya çalıştığımda

direndi… Haklıydı, bu ev bir bakıma benim varlık kaynağımdı, çocukluğumun sığınağıydı, yaz
sıcağıydı. Nenemin, dedemin şefkatiydi. Saklambaç oyunuydu, salıncaktı, gözleme kokusuydu,
zeytinyağına banılan sıcak ekmek tadıydı ama ben onu yalnız bırakmıştım yıllardır… Kapıyı
dışarıdan açamayınca kırık arka pencereden zorlukla girdim içeri. Çok küslük gördüm
hayatımda. Annemle dedemin küslüğünü ninem halletmişti, allem etmiş kallem etmiş
barıştırmıştı onları. Annem dedemi dinleyip komşunun oğluyla evlenmek yerine, İstanbul’a gidip
üniversite okumuş, idealini gerçekleştirmiş, dedemin sonradan çok sevdiği babamla evlenmişdi.
Babamla annemin küslüğünü ben sonlandırmıştım, ya da öyle zannetmiştim. Ben Ahmet’le
evlendiğimdeyse babam bana küsmüştü, öldüğünde konuşmuyorduk. Annem öldüğünde ben
hayata küsmüştüm. Haybeye yaşıyordum artık. Tüketerek bol bol tüketerek…Neredeyse saat
başı kahve içmeler, her dakika yemek yemeler, her renk çanta, her renk ayakkabı, onlara uygun
kıyafetler, renk uyumunu bırakıp boy, biçim derdine düşmeler. Bu kıyafete küçük, parlak çanta
uyar. Ay büyük çantama uygun uzun palto almalıyım. Ama şimdi de eteğin boyu uymadı…
Diderot’nun kulakları çınlasın derdi Ahmet benim her aldığım nesnenin ardından uydurduğum
yeni ihtiyaç listemi görünce… Neyse… Evin küsmesi de çok iç acıtırmış meğer… Hiç kolay
olmadı evle, bahçeyle, zeytin ağaçlarıyla barışmak. Bir düzine ağacın her biriyle tek tek
konuştum, kendimi hatırlatmaya çalıştım. Onlara sarılırken aslında anılarıma da sarıldığımı,
sağalacağımı biliyordum. Zamanında annemi evlendirmek istedikleri komşu oğlu, şimdinin “
Hikmet Dedesi ve karısı olmasa zor altından kalkardım. Kendi kızları, oğulları, torunları gurbette
olan çift sanki onlardan biriymiş gibi ilgilendiler benimle. Yeri geldi pes ettim, omuzlarında
ağladım. Yeri geldi olacak bu iş dedim ama elimden gelmedi… Nihayet zeytin ağacıyla tanış
olduğum, takvimime her şeyi zeytin ağaçlarının durumuna göre kaydettiğim bir dönemde
birtakım adamlar peydah oldu köy meydanında. Aylarca gelip gittiler. Hepimizle tek tek
tanıştılar. Kimin neyi var öğrendiler. “Arsa arıyoruz, satmaya niyeti olan var mı?” dediler baştan.
Zeytin dikeceklermiş, uzun vadeli yatırım peşindelermiş… Her birimizi tek tek konuşturup
kayda aldılar. Hepi topu yüz yirmi-yüz otuz kişiydik. Ağırlık yaşlı, aralarında yatalak olanlar var.
Gençler günübirlik çalışmaya kasabaya gidiyor. Orta yaşlılar evi-barkı çevirmekle meşgul, çocuk
sayısı çok az. Muhtarla benden başka bu işe kuşkuyla bakan neredeyse yok. O benden birkaç yaş
küçük. Uyanık bir adam. Niyetlerini öğrendi sonunda. Bu bol paralı adamlar köyü satın alıp tatil
siteleri, oteller, dinlenme tesisleri yapacakmış. Rüyalarımızda göremeyeceğimiz paralar
vadediyorlarmış.

Planlar, projeler belliymiş.
Köyün ortasına bomba gibi düştü haber, iyi mi kötü mü tartışması başladı hemen. “Olur mu
öyle şey,” diyenler, “Büyük fırsat düşünelim, pazarlık yapalım,” diyenler… Bir süre ses
çıkmadı, ortalık durulup insanlar gelecek teklifin ne olabileceği konusuna odaklandığında
hepimiz köy kahvesine davet edildik, “Cumartesi sabahı kahvede, toplanalım, konuşalım,”
dediler.
O gece rüyamda yine zeytin dalı gördüm. Üstündeki tek zeytin bendim. Tenim zeytin gibi
parlıyor, zeytin kokuyordu. Damarlarımda kan yerine zeytinyağı dolaşıyordu. Vücuduma
sürdüğüm zeytinyağlarıyla güneşlendiğimden vücudum zeytinin kahverengi haline bürünmüş,
kahverengi gözlerim ağaçların yansımasından zeytin yeşiline dönmüştü. Gölgem zeytin ağacının
gölgesine karışmış, börtü böceğe ev sahipliği yapıyorduk yaz sıcağında. Zeytin ağaçlarının
rüzgârda çıkardığı ses ninnim olmuştu. Sohbetlerim zeytin üzerineydi. Düşlerim desen zeytin
çiçekleriyle bezeliydi uzun zamandır. Ben zeytin olmuştum… Evet zeytin bendim, hayattı,
sonsuzluktu… Zeytin dalı bu kez barışa, huzura, yerleşmeye değil mücadeleye çağırıyordu beni.
Şimdi zeytinin sesi olma zamanı, zeytinin sesi olmalı, zeytinin sesi… diye sayıklayarak
uyandım.
Bu kıyıma sessiz kalmayacak, ortak olmayacaktım…